Metastaz olmuş bir liderin Guguk Kuşları..!

iste-chp-den-istifa-edip-iyi-partiye-gecen-15-milletvekili_87f49

ÖN BİLGİ :  GUGUK KUŞU  : ”  Yavrularına bakmayan,yavrularını bakması için başka kuşlara teslim eden annelik , yada babalık duyguları körelmiş kuş türüdür….

Kuruluşundan bugüne CHPnin toplumu geren, ayrıştırıcı tutum, davranış ve açıklamalarına şahit olmaktayız. Son Refarandum öncesi kendileri gibi düşünmeyenleri İzmir‘en denize dökecek kadar gözleri kararmıştı. Şimdilerde ise yaklaşmakta olan Başkanlık sistemine geçiş öncesi Tayyip Erdoğan düşmanlığı gözlerini öylesine bürümüş ki , dillerinden düşürmedikleri İlkesel duruş…Parti disiplini…Kurumsal kimlik…” söylemlerinden bir anda vazgeçip on beş milletvekilini başka partiye gönderebiliyorlar.

9 Eylül  1923 yılında kurulan CHP, 27 yıllık iktidarını tek parti halinde yürütmüştür. Çok partili’ sisteme geçtikten sonra, bir daha iktidar yüzü görmedi. Bunun tek bir sebebi vardır: Adında halk olmasına rağmen halkla uzaktan yakından alakadar olmamasıdır.

‘CHP Cumhuriyetle yaşıttır , Atatürk’ün Partisidir’ övünmelerinin CHP li yöneticilere hiç bir getirisi de yoktur.‘Cumhuriyet’le yaşıt olmak ‘iktidar’ getirmiyor.Ama atanmış CHP kadroları ‘bürokraside’ hep iktidardaydılar.

CHP’nin kuruluşundan günümüze evrimini tamamlayamamış hal üzerinde olmasını ve hep din ve inanaç sistemleri ile kavgalı olmasını merak etmişimdir.

Netice de on altı yaşlarında okuduğum ve yayınlandığı yıllarda soğuk savaş dönemini çıplaklığı ile anlatan , bugün bile sahasında baş yapıt kabul edilen George Orwelin ‘1984′ aldı eseri geldi aklıma.

O yaşlarda okuduğum bir pasaj yıllar sonra CHP ‘de ki bu saldırgan tutumun cevabı niteliğinde idi.

‘Açıkçası, Parti’nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. Gerçekliğin en açık biçimde çarpıtılması böylelerine kolayca benimsetilebiliyordu, çünkü kendilerinden istenenin iğrençliğini hiçbir zaman tam olarak kavrayamadıkları gibi, toplumsal olaylarla yeterince ilgilenmedikleri için neler olup bittiğini de göremiyorlardı. Hiçbir şeyi kavrayamadıkları için hiçbir zaman akıllarını kaçırmıyorlardı. Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar  görmüyorlardı, çünkü tıpkı bir mısır tanesinin, bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.’( 1984 / Can Yayınları – 57. Baskı Sf. 174)

Bundan sonra yazacaklarımı  ve son yaşananları kavrayabilmek için bu pasajı defalarca okumak gerektiği kanısındayım.

Çünkü,ortada ‘patolojik’ bir durum söz konusudur.Dünya ve ülke gerçeklerinin bu denli çarpıtılıp taraftar toplanması ve kolayca benimsettirilmesi ‘otopsi’ edilmeden anlaşılacak gibi değil.

Şimdi bu derin analizi yapamaya başlayalım.

İnsanları etkileme ve kandırma konusunda kimse ‘CHP’li Sol sosyopatların’ eline su dökemez; kolay kolay kimsenin inanmayacağı yalanları, allayıp pullayarak yutturmakta çok beceriklidirler.

Bu sosyopatların etki alanlarına girmemek, oyununa gelmemek, kısaca zarar vermelerine fırsat vermemek için bu kişileri anında teşhis etmek yaşamsal önem taşır.

Harvard Üniversitesi‘nden psikolog Dr. Martha Stout, ‘Yanı Başınızdaki Sosyopat’  isimli kitabında sosyopatı tanımlayarak , bunlardan uzak durmanın önemine dikkat çekiyor.

 Utanma, suçluluk veya pişmanlık duymazlar. Aslında beyinlerinde bu duyguları işleyebilecek bir merkez yoktur; varsa bile bozuktur. Dolayısıyla en ufak bir vicdan azabı duymadan insanları kolayca kandırabilir, tehdit edebilir veya zarar verebilirler. Kendi çıkarları için başkalarına zarar vermekten çekinmezler. ‘Başarılı’ bir sosyopatın bir ülkede üst düzey mevkilere rahatça yükselmesi bu yüzdendir…

Deneyimleri ile ilgili beklenmedik yalanlar icat etmekte çok ustadırlar. Olayları o kadar abartırlar ki bir noktadan sonra saçmalamaları kaçınılmaz hale gelir. Ancak çarpıtılmış gerçekleri bir öykünün arasına ustaca gizleyerek, saf ve iyi niyetli insanları yalanlarına kolayca kandırırlar…

İnsanlara hükmetmeye bayılırlar. Bedeli ne olursa olsun her tartışmada ve kavgada kazanan taraf olmak isterler…

Çoğu zekidir, ancak zekâlarını diğer insanları kandırmak için kullanırlar. Yüksek IQ’lu olanlar toplum için gerçek bir tehdit unsuru olabilirler. İşte bu nedenle yasalara yakalanmadan cinayet işleyebilen seri katillerin çoğu sosyopattır…

Sevme ve âşık olma yeteneğinden yoksundurlar. İstediklerini elde etmek için severmiş, empati duyarmış gibi yaparlar. Gerçek yaşamlarında kimseyi sevmezler…

Sıradan insanlardan farklı olarak tuhaf karşılanabilecek davranışlarda bulunurlar. Normal sosyal ilişkileri kopuktur. Tehlikeli ve mantıksız eylemlerde bulunmaktan çekinmezler…

Şiirsel bir dilleri vardır. Sözcükleri çok ustaca kullanırlar. İnsanları konuşmalarıyla kendilerine hayran bırakacak kadar iyi hatiptirler. Öykü anlatma ve şiir okumada ustadırlar…

Hiçbir zaman özür dilemezler. Yanlışlık yapmış olduklarına inanmazlar; suçluluk hissi duymazlar. Hatalı oldukları kanıtlanmış olsa bile özür dilemezler ve saldırılarına devam ederler…

Derin bir hayal aleminde yaşarlar. Bütün bu özellikleri nedeniyle bir sosyopatla mantık çerçevesinde tartışılmaz. Tartışmaya girmek yalnızca zaman kaybına neden olur…’

Dr. Martha Stout‘in bu tespitleri siyaset sahasına girdiği günden beri CHP ‘nin birebir kopyasıdır.Gerçek hayatta ve siyasi yaşamlarında çalışma metotları ile birebir örtüşmektedir.

Peki böyle bir CHP ile mücadele etmenin , yani sosyopat aklı açığa çıkarmanın metodları ve onlarla mücadele yolları nelerdir..? 

Stout onun da cevabını veriyor:

Sosyopatların ortaya attıkları hayal ürünü olayları çürütmek için ayrıntılarla ilgili bilgi sorun. Ayrıntıların ne kadarının gerçeklerle örtüştüğünü araştırın. Sorgulamaya başladığınız zaman ortaya bir dizi tutarsızlık çıkacaktır. Sosyopat olduğundan kuşku duyduğunuz kişiyi bu tutarsızlıklarla yüzleştirin ve davranışlarını izleyin. Normal bir insan verdiği bilgiler arasında tutarlılık sağlamaya çabalarken, sosyopatların pek çoğu sorgulanmayı hakaret olarak algılar, tepkileri öfke ve saldırganlık şeklinde ortaya çıkar…

Sosyopatın çevresindeki hayranları, genellikle yaratmış olduğu hayal ürünü olayları gerçekmiş gibi içselleştirme eğilimindedir. Sosyopat politikacıların çevresindeki ‘müritleri’, ustalarının ağzından çıkan her sözü doğrulamaya hazırdır. Örneğin milyonlarca işsize iş alanı yarattığını iddia eden politikacı, aslında bir işsizler ordusu yaratmış olsa bile, çevresindekiler işsizliğin azalmış olduğu yönünde beyanlarda bulunur. Dolayısıyla gerçekleri sosyopatın etki alanı dışındaki çevrede araştırmalısınız. Sosyopatın verdiği bilgilerle gerçekler uyuşmadığı zaman bir sosyopatla karşı karşıya olup olmadığınızı anlayabilirsiniz…

Sosyopatın karşısına yalanlarını ve sahtekarlıklarını ortaya koyan kanıtlarla çıktığınızda, sizi kendisine karşı komplo kurmakla suçluyorsa bilin ki karşınızdaki gerçek bir sosyopattır…’

Bu tespitleri madde madde , satır satır CHP‘nin siyasi yaşamında aramaya kalkarsak birebir örtüştüğünü göreceğiz.

Böyle bir durum , hiç şüphesiz ortaya , yukarıdaki ifadelerin hakim olduğu metastaz olmuş bir lider profilini de oluşturmaktadır.

Bu öyle bir metastaz halidir ki, Kurucu Genel Başkanları Atatürkü bile cehenneme götürecek kadar…

Kılıçtaroğlu bir toplantıda şu fıkaryı anlatıyor:

‘Efendim adamın birisi vefat etmiş öbür dünyaya gitmiş bakmış duvarda binlerce saat.Nedir bunlar demiş. Valla demişler , herkesin bir saati var,yalan söyledikçe akrep oynar demiş.

Bakmış karşıda bir saat hep 12’de duruyor Akreple yelkovan.Bu kimin saati demiş.Bu demişler Recep Tayyip Erdoğan diye ülkede bir lider vardı hiç yalan söylemediği için Akrep-Yelkovan hep 12’de durur demiş.Onun için onu en başa koyduk.

Diğerlerini,liderleri de sormuş onları da göstermiş oradaki görevli.Birden aklına gelmiş.Demiş ki bir de bizim ülkemizde Mustafa Kemal Atatürk vardı,onun saati nerede onu merak ediyorum demiş…

Vallahi demişler,onu Azrail aldı Cehennem de Vantilatör olarak kullanacakmış…’

Yine Kılıçtaroğlu‘nun metastaz olmuş bir halini yansıtan ve akıllara durgunluk veren olay var ki sormayın gitsin…

Olayın bizzat canlı şahidi bir dönem CHP içerisinde etkin ve yetkinMKYK üyeliğine kadar yükselmiş Savcı Sayan‘dır.

Komik, bir o kadar da ibret dolu olayı anlatacağız Savcı Bey‘in dilinden. Atatürk’ün partisinin düştüğü içler acısı duruma ibretle şahit olacaksınız.

Sosyal sorumluluklardan nasıl uzaklaştığını,proje üretemeyen,söylem gerçekleştiremeyen , daima karşı bir devrim ve düşman yaratma anlayışının nasıl hakim olduğunu göreceksiniz.
Anadolu’dan kopup gelerek CHP‘nin çekirdek kadrosunda yetişen,Deniz Baykal‘ın sağ kolu olan Sayan Çanakkale’nin Çan ilçesinde verdiği konferansta bakın hangi içler acısı olayı anlatıyor:

Kılkıçtaroğlu meşhur olmuştu.O zaman biz hep dosyaların peşine düşmüştük.Geceleri bile uyumuyorduk.Birisi bize telefon açsa dese ki ‘bir yerde dosya var’ biz giderdik o dosyayı almaya…

Dolandırıcılar bizi nasıl dolandırdı biliyor musunuz?Size bir canlı olay anlatayım , ben bu olayı anlatınca siz dersiniz ki şaka yapıyor.

İki tane vatandaş bir gün geliyor bizim CHP Genel Merkezine,diyorlar ki bizim iki Milletvekilimize,Türkiye’nin iki önemli Milletvekiline,bizim elimizde Recep Tayyip Erdoğan’ın kasedi var.Biz kasede alışığız ya , biz de parti içi devrim kasetle olur.

Biz koltukları kasetle kazanırız.Bu iki değerli Milletvekilimiz ki bunların bir tanesi de Türkiye’de büyük bir sendikanın Genel Başkanlığını yapmış.Düştüğümüz duruma bakın kime oy vermişiz.Bu iki vatandaş diyor ki ‘Bizde Tayyip Erdoğan’ın kaseti var.İran’da Atatürk’ün büstünü ayakları altına almış,paramparça etmiş.”

İran‘da Atatürk‘ün büstü ne arar..! Ona da akılları ermiyor.

Diyorlar ki siz İran’a gelirseniz biz size bu kaseti teslim edeceğiz.Peki ne istiyorsunuz? Elli Bİn bin dolar.On Bin Doları peşin geri kalanı taksit taksit…

Bizimki hemen sayıp on bin doları veriyor.Bizim İlçe Başkanımızı görevlendiriyorlar. İran’a geçiyorlar kaseti almak için.Öğleye doğru adam bunlara telefon açıyor. Diyorlar ki , on beş bin dolar daha vermezseniz sahibi kaseti vermiyor.On Beş bin dolar daha gönderiyorlar. Diyorlar ki , saat üçte biz bu kulübenin önünde buluşacağız…Tamam anlaştık…

Saat üç oluyor diyorlar ki ,aha geldik,şimdi geldik vs vs…Sonra birisi bizimkilere telefon açıyor diyor ki “ulan avanaklar sizin gibi altı yüz kişi kandırdık altı yüz birinci sizsiniz…”

Bunlar dönüp gelirken PKK bunların yolunu kesiyor. Diyorlar ki , “burada ne arıyorsunuz ?” Bizim ilçe başkanı yalvarıp duruyor “Yahu etmeyin eylemeyin onları ben getirdim İran’a bırakın gidelim

Bunlar can havli ile Türkiye’ye kaçıp geliyorlar Genel Merkeze diyorlar ki biz kaset-maset bulamadık o yirmi beş bin dolar da gitti.

Aynen böyle ha bu gerçek bir olay şaka maka değil. İsimleri de ben de mevcut.’

İşte CHP‘nin içine düştüğü acınacak durum..! İran’da Atatürk’ün Büstünün bile olamayacağını akıl edemiyorlar.

Neyse geçiyoruz…

Asıl üzerinde durma ihtiyacı hissettiğimiz şey ise CHP‘nin bu Sol Sosyopatlarının Limbik Sistemi…

Hatırlarsanız bir makalemize ‘Limbik Sisteminizi Kontrol Ettiniz mİ..? başlığını atmıştık.

Ve orada demiştik ki;

Limbik Sistem ,insanın duygu sistemini kontrol eden en önemli parçasıdır. Limbik sözcüğü Latincede Sinir’ anlamına gelmektedir.Beyindeki düşüncelerin, duygulara dönüştüğü merkezdir.Hemen her şey  orada şekillenir. Düşünceler Limbik sistemde işlenerek duygularımızı, duygularımız da ruh halimizi etkilemektedir.Gelişen teknolojik veri tabanı başta  ‘Depresyon’ olmak üzere çeşitli Psikolojik rahatsızlıkların  temelinde Limbik sistemin  etkili olduğunu göstermektedir. Eğer limbik sisteminizde herhangi bir problem olduğunda beyninizde genelde olumsuz düşünceler dolaşır ve tekrar sağlıklı bir yapıya kavuşmak için limbik sistemin tedavi edilmesi gerekir. Çünkü aklınıza gelen her düşünce beynimize bir elektrik sinyali göndermektedir.İşte bu sinyaller sistem içerisinde bulunan Hipotalamusa ulaşır.Burası hormon bezlerini yönlendiren uyarıcı hormonları salgılayan çok önemli bir yönetim merkezidir.

Peki bu nasıl gerçekleşmektedir?

Limbik Sistemde  Hipotalamustan sonra gelen bölge amigdala dediğimiz yapıdır.Bu yapı iki tane badem şeklinde sinirsel yapının bir araya gelmesiyle oluşmuştur.Yapılan deney ve araştırmalar göstermektedir ki, amigdalası alınan hayvanların normalde öfke ile tepki verdikleri şeylere artık tepkisiz oldukları saptanmıştır.Ayrıca birçok hissiyatın da amigdala olmadığı zaman çalışmadığı görülmüştür.Kısacası Limbik Sistem duygu,düşünce ve hissiyatlarla alakalı bölgeyi kontrolü altına almaktadır.

Neticede çeşitli telkin ve ikna metotları ile limbik sistem üzerinde yapılan çalışmalar “duygu körlüğüne” yol açmakta ve insan istenilen bir canavara dönüştürülebilmektedir.

Mensubiyet şuurundan yoksun siyaset ve açıklamalarda bulunan CHP Genel Başkanı ve Milletvekillerinin öyle anlaşılıyor ki amigladası alınmıştır.

Bu nedenledir ki mensup olduğu milletin manevi değerlerine saldırmakta ,çeşitli söylem ve eylemleri ile toplumu ayrıştırmakta bir beis görmemektedirler.

‘Duygu Körlüğünden’ kaynaklanan bu durum ‘ Evet çıkarsa yedi sülalesi ile birlikte İzmir’den denize dökecek ‘  (CHP,Hüsnü Bozkurt ) kadar gözü dönmüş , isminin başında ‘DR’ titri bulunan sosyopatları yetiştirmesi normaldir.

‘Türkiye ile İran savaşa girerse İran’ın yanında yer alırım’ (Eren Erdem ) diyecek kadar ihanete bulaşan CHP milletvekillerinin olması da normaldir.

Veya, sosyopatların gür sesi Muharrem İnce gibi aynı davayı savunan yakın mesai arkadaşı dul bir bayanı taciz edip ‘Abazayım çabuk bir taksiye atla gel’ diyecek kadar alçalan ve isteği reddedilince de ‘anasına küfreden’ bir sosyopatın çıkması da normaldir.

Veya Gezi Olaylarında çapulçulara müdahale eden Polisimize karşı ‘Ulan Ak İtler sizin ananızı avradınızı ….’ diyecek kadar alçalan CHP‘li Levent Gök‘lerin olması da normaldir.

Ve  ‘Atatürk katildir,Dersim’de katliam yapmıştır’  açıklamasında bulunan  Sezgin Tanrıkulu gibi CHP vekilinin de olması normaldir.

“Hayatta hiç bir laftan tiksinmedim Şehitler ölmez vatan bölünmezden tiksindiğim kadar”  kadar adileşen CHP PM üyesi Avukat Sera Kadıgil‘in olmasıda normaldir.

Bana öyle bir il Başkanı bulun ki ,Tomaların önünde yumruğunu sıkarak durabilsin”  diyen Kılıçtaroğlu’nun yeni seçilen İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu  halkın yüzde 52 oyunu almış bir Cumhurbaşkanına,Başkomutana “ Tayyip Erdoğan Nerdesin Allah belanı versin…Şimdiki sloganımız bu..!” diyecek kadar zıvanadan çıkması da normaldir.

VE …ve…ve… diyerek yüzlerce örnek verebiliriz…

Dolayısıyla Limbik Sistemi ile oynanmış , Amigladası alınmış ve duygu körlüğü yaşayan bir CHP ile karşı karşıyayız.

Kılıçtaroğlu‘nun On Beş dakikada , On Beş Milletvekilini  eskiden Belediyelerde tıkanan rogarları açmak için görevlendirilen fareler gibi kiraya vermesi sosyopat ruh halinin bir tecellisidir.

Yaşadıkları şoku üzerlerinden atamayan milletvekilleri adeta GUGUK KUŞU yavrusu muamelesi görmüş ve sahipleri tarafından büyütülmek için başka yuvalara bırakılmıştır.

Artık yapılması gereken şey CHP nin bu sosyopatlarında ki  Patolojik durumu Tababet (Tıp) kurumuna havale etmektir.

Atatürk‘ün İran‘da büstünün olamayacağını akıl edemeyecek kadar akıl sağlığı bozulan ve tüm hücrelerine kadar metastaz hali yaşayan CHP‘nin son yaşanan vekil transferi ile sağlık sorunu yaşadığı ortadadır….

Vesselam…

İlhan Nezor

 

Reklamlar

Şehit yakını ve gazilere özel plaka..!

Sosyal bilimci bir Japon araştırmacısı , Türk toplumun sosyal dokusu üzerinde çalışmalar yapmak üzere ülkemize gelir.Köy,şehir ve kasabalarda gördüklerini, yaşadıklarını not eder.Nihayetinde ülkesine döndüğü zaman “Türkler hakkındaki izlenimleri” sorulur.Şu ilginç ve bir o kadar da ibretlik cevabı verir;

“Türkler,çok zeki,çalışkan,hoşgörülü ve yardımsever bir millet.Orada kaldığım süre içerisinde hiç zorluk çekmedim.Birbirlerine çok saygılılar.Hatta öyle ki,bir evden yada bir yerden ayrılırken hiç kimse birbirinin önünden geçmek istemez.Kapıdan çıkarken birbirlerine yol vermek için adeta yarışırlar.Ama aynı insanlar ne ilginçtir ki  trafiğe çıktıklarında birbirlerine yol vermemek için adeta yarışırlar.Bu nedenle trafikteki kavgalarına bir çok kez şahit oldum.Böyle bir tuhaflıkları da var…”

Neden böyle bir giriş yaptık..!

Toplum olarak hassasiyetlerimizin zayıflatıldığı bir zaman diliminde yaşıyoruz.Bunun çok çeşitli sebepleri var.Ancak geçmişte kalan ve bazı semboller üzerinden özlemini çektiğimiz ecdat uygulamalarını anmadan geçemeyiz.Osmanlıda bir evin penceresinde çiçek görürsenin bunun bir anlamı var demekti.

Mesela pencere önüne konan sarı çiçeğin anlamı “Bu evde hasta var. Evin önünde, hatta bu sokakta gürültü yapmayın” anlamına gelirmiş.

Pencere önüne konulan kırmızı çiçek ise “Bu evde gelinlik çağına gelmiş bekar kız var. Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme” manasını içerirmiş.

Osmanlıda kapı tokmaklarında “Ya Fettah” yazılırdı.Bu bütün kapıları açan ve sıkıntıları gideren anlamına geliyordu.Akşam evine sıkıntılı gelen baba kapıda bu yazıyı okuyunca belki de biraz rahatlıyor sıkıntısını gideriyordu.Şimdilerde ise işyerleri kapısında “itiniz” yazıyor.Buda medeniyette geldiğimiz noktayı göstermeye yeter.

Bir çok örnek verilebilir.

Son çarpıcı bir örnek daha vererek devam edelim…

Osmanlı kültüründe bir incelik örneği olarak gençler çarşıya inerken veya sokakta yürürken büyüklere hürmet sadedinde yaşlı bir zatın yanından geçip gitmezlerdi.Ancak onun “Geç evladım ben yavaş yürüyorum” deyip müsaade etmesinden sonra gidilirdi.

Sanırım Osmanlıda yazılı olmayan bu uygulamalar nasıl bir kültür ve sosyal dokuya sahip olduğumuzu anlatmaya yeterlidir.

“Geç evladım ben yavaş yürüyorum” diyerek müsaade alan bir toplum bugün şehidine, gazisine gereken saygıyı göstermemeye başladı.

Son zamanlarda sıkça haber konusu olan şehit yakını ve gazilerimize yönelik şiddet ve saygısız davranışlarda artış yaşanmakta.Geçtiğimiz yıl Ankara’da bir petrol istasyonunda PKK ile silahlı mücadelede gazi olan Muzaffer Oktay ve İbrahim Kızılkaş, alkollü şehir magandaları tarafından aileleri yanında darp edildiklerini , saldırı anında engelli ve gazi olduklarını söylemelerine rağmen sanıkların gaziliklerine küfür ettiklerini söylediler.  İçimizi acıtan bu olay yargıya intikal etti.

“Hayırdır gardaş , niye yan baktın..!” ile başlayan tartışma Japon araştırmacının da ifade ettiği gibi “trafikte tuhaf bir toplum “ olduğumuzu da göstermiş oldu.Yine şehit yakını ve gazilerimizin bazı halk otobüslerinden ellerinde “ücretsiz seyahat kartı “olmasına rağmen indirildiklerine üzülerek şahit olmaktayız.

Gazilerimize aileleri yanında saldırıp darp eden sanıklar savunmalarında “Gazi olduklarını bilmiyorduk …” ifadeleri önemli bir argümanı da ifade etmektedir.Devlet ve millet olarak gazi ve şehitlerimize olan vefa borcumuzu ödemeye çalışıyor, onları çeşitli sosyal uygulama ve haklarla onure etmeye çalışıyoruz.

Onlar için ne yapsak azdır.

Acizane kanaatim şudur ;

ABD , Vietnam‘da hiç bir başarı gösteremeyen gazilerine üzerinde “Vietnam Gazisi ” yazılı özel araç plakalar vermekte ve toplumsal dikkatleri çekmektedir.

Bizler neden terörün kökünü kazıyan gazilerimize bu hakkı tanımayalım…

Böyle yapmakla gazi ve şehit yakılarına karşı toplumsal duyarlılığımızı da pekiştirmiş oluruz…

Evet , yetkililere tavsiyem budur…

İlhan Nezor

 

 

 

“Milletime korkuyu asla miras bırakmayacağım..!”

Recep-Tayyip-Erdoğan-Hakkında

İnsanlar, yaşadığı toplumun sosyolojik yönünü ,yaşama ve geleceğe dair beklentilerini şekillendirmek için hep arayış içerisinde olmuştur. Kendisini yönetecek ,taleplerini karşılamada yardımcı olacak,gelişen ve değişen dünya şartlarına göre uygun ve kararlı stratejiler üretecek bir lidere her zaman ihtiyaç duymuştur.Bu nedenledir ki, taleplerinin hedefe ulaşmasını sağlayacak liderlerin arkasından gitmeyi tercih etmektedir.

Bu bağlamda tarih, sosyal olay ve oluşumların adeta labratuvarı gibidir.Geçmişin izlerini geleceğe taşımak ve emin adımlarla yürümek için tarihteki deneyim ve tecrübelere ihtiyaç vardır. Olaylara yön veren ve sonucun değişmesinde
etkin rol oynayan liderler bulunmaktadır. Kitleleri etkileyen bu liderler,
toplum nezdinde isimleri sık anılmakta, kazandıkları zafer ve başarıları
asırlar boyunca anlatılmaktadır.Bir çağın kapanmasına yeni
bir çağın açılmasına sebep oldukları gibi dünyadaki dengelerin yeniden
dizayn edilmesini de sağlamışlardır.

Bu açıdan zengin bir kültür ve tarihe sahibiz. Dünyanın farklı bölgelerinde birçok devlet kuran Türk liderler, zor şartlar altında uyguladıkları stratejiler ve kazandıkları zaferlerle anılmaktadır.

Tarihte öne çıkan ve günümüzde de halen izledikleri stratejiler araştırma konusu olan bir kaç Türk liderden örnek vererek devam edelim.

Metehan, hükümdarı olduğu Asya Hun Devletine en parlak çağını yaşatmıştır. Türk tarihinde büyük bir başlangıca imza atan Mete Han, ilk modern devlet ve ordu
anlayışını getirmiş, millet ve vatan sevgisinin kutsallığını ortaya koymuştur. Türk boylarını bir araya toplayarak birlikte hareket edilmesini sağlamıştır. Kurduğu askeri sistem ile dünya tarihinde önemli yer edinmiştir. Metehan’ın oluşturduğu bu sistem revize edilerek bugün hala kullanılmaktadır.

Avrupa Hun Devleti hükümdarı Attila,Avrupa’ya yaptığı seferler ile Kavimler göçünü başlatarak  ismini tarihe yazdırmış olan Türk liderlerden biridir. Avrupa’da “Tanrının Kamçısı” lakabıyla tanınan Atilla’nın, herkesin kendisinden korktuğu, gücünü vücudunun hareketleri ile hissettirdiği, savaşta bile düşünerek hareket ettiği belirtilmektedir. Kendisine sadık olanlara çok lütuf gösteren, hükümdar olmasına rağmen askerleri ile aynı kıyafetleri giyecek kadar mütevazi olan özelliklerinden bahsedilmektedir.

Malazgirt Savaşının kazanılması ile Anadolu topraklarının Türk
yurdu olmasında büyük rol alan Sultan Alparslan, tarih sahnesinde adından
söz ettiren liderlerden birisi olmaktadır. Alparslan’ın bu savaşta, askerlerini
psikolojik olarak hazırladığı, onlara cesaret aşıladığı, kararlılık ve özgüven ile
onların yanında olduğunu hissettirdiği belirtilmektedir. Bunun yanında
zalimin ve zulmün karşısında olduğu, yönetimde devletin çıkarlarını ön planda tuttuğu görülmektedir. Adalet konusunda taviz vermemesine bağlı olarak, askerlerinin ona karşı özveri ve bağlılık duygusu ile yaklaşmıştır. Böylelikle ülke genelinde birlik ve bütünlüğü
korumak kolaylaşmıştır. Liderin halkı ile birlikte hareket etmesi huzur ve
refahın kalıcı olmasını sağlamıştır.

İstanbul’un Fethi ile Orta Çağın kapanması gibi büyük bir olaya
sebep olan Fatih Sultan Mehmet, tarihin sayfalarına ismini yazdıran büyük
liderlerden birisidir. İstanbul’un Fethinde gemileri karadan yürütecek kadar
büyük projeleri planlamıştır. Fetih sırasında kullanılacak toplar için yaptığı
milimetrik hesapları ile adından hala söz ettirmektedir. Fatih Sultan
Mehmet’in kişilik özelliklerine bakıldığında ise adaletli yaklaşımları,
öğrenme isteğinin yüksek olması, cesareti ve sezgi kabiliyeti ile dikkat
çekmesi, bilim adamları ve şairleri koruması, özgüveninin yüksek olması,
kararlı adımlar atması, büyük hayallerini gerçekleştirmek için her türlü
zorluğa hazır olması dikkat çekmektedir.

Türk Milletinin tarihine yön vermiş olan liderlerden biri de Mustafa
Kemal Atatürk’tür. Atatürk, en zor ve tehlikeli durumlarda bile adımlarını
kararlılıkla atabilmekteydi. Hızlı düşünme yeteneğine sahip olan, ani ve çoğu kez sert
karar alan bir insandı. Şahsi ve mesleki meselelerde bir otokrat gibi davranır,
kanunların uygulanması ve nezaket kuralları konusunda hassas davranırdı. Atatürk’ün çok yönlü düşünmesi ve analiz kabiliyetinin yüksek olması karşılaştığı olaylar karşısında hızlı hareket etmesini sağlamıştır.

Neticede Türk liderler koşullar ne kadar zor olursa olsun dünya liderlerinin imkansız olarak gördükleri olayların altından kalkmayı başarmışlardır.

Ancak gariptir ki, bu sistematik tarihsel süreç içerisinde kendi varlıklarını tehdit eden güç, yine kendi evlatları olmuştur.Tarihte kurduğumuz 16 İmparatorluk ve onlarca devleti ya kendi evlatları eli yıkmış yada yıkılışına yardımcı olmuşuz.

Bütün bu paradigmaların sonucunda hep bir Korku İmparatorluğu ile karşı karşıya kalınmıştır.Her dönem yaşanan çöküş bir korkunun sonucudur.Bunun en bariz örneğini iki Türk Hükümdarı arasında yaşanan Ankara Savaşında görebilmekteyiz.

1402 yılında meydana gelen Ankara Savaşı,Osmanlı Devleti’nde Yıldırım Bayezid Anadolu’da Türk birliği sağlayıp, Rumeli’de sınırları geliştirme çabaları içersindeyken; Doğu’da büyük bir İmparatorluk kuran Timur, Kafkasya, Azerbaycan, İran ve Irak’ı ele geçirerek Osmanlı Devleti ile komşu olmaya başlamıştır. Timur ve Yıldırım Bayezid’de bulunan Cihan hâkimiyeti anlayışı savaş çıkmasına sebebiyet vermiştir.Osmanlı Devleti tarafından toprakları ele geçirilen Anadolu Beyleri Timur İmparatorluğu’na sığınmışlar ve Timur’u Yıldırım Bayezid’e karşı kışkırtmışlardır. Timur’dan kaçan Bağdat hükümdarı Ahmet Celayir ve Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf Osmanlı Devleti’ne sığınmıştır. Yıldırım Bayezid’in kendisinden yardım isteyen hükümdarları Timur’a teslim etmemesi sonucunda ikili ilişkiler bozulma noktasına gelmiştir.. Güneye, Doğuya ve Çin’e sefer yapmayı planlayan Timur arkasında güçlü bir Osmanlı Devleti’nin olmasını istememiştir.Doğu-Batı ticaret yollarını ele geçirmek isteyen Timur, Anadolu’ya girmiş, Erzincan ve Sivas’ta katliamlar yapmıştır. Timur ile Yıldırım Bayezid’in birbirlerine yolladıkları mektuplarda, birbirlerine karşı hakaret içeren sözlerin olması iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiştir.

Bu savaşın tarihin tozlu raflarında kalmış en önemli anektodu şudur:  Timur orduları geldiği zaman Yıldırım Beyazıt’a diyorlar ki ‘Padişahım bu adamın çok kalabalık orduları var, silahları var. Bunun karşısında bizim yeterince gücümüz yok. Biz bununla uzlaşalım anlaşalım bir problem çıkmasın’ 

Yıldırım Beyazıd , yanındaki komutanlarına dönerek şu tarihi sözü söyler :”Ben milletime korkuyu asla miras bırakmayacağım”

Askeri açıdan zayıf olmasına  rağmen bu inançla savaşır ve Timur‘a esir olur.

Zihinlerde oluşturulan “Korku İmparatorluğu”  son bakiyemiz Türkiye Cumhuriyeti‘ne kadar gelmiştir.Cumhuriyet tarihi boyunca sanal olarak üretilen korkular neticesinde toplum yönetimden uzaklaştırılmış , vesayet odaklı bir rejim ihdas edilmiştir.Vesayetin varlığını devam ettirebilmesi için de bir korkuya gerek duyuluyordu.Laik rejimi bahane ederek toplum ayrıştırılmış,irtica korkusu ile kalkınmışlık yolunda  öncelikli meseleler ötelenerek zaman kaybına neden olmuş,toplumun direnci kırılmaya çalışılmıştır.

Artık zaman gelmiş ve ve Türk Milleti silkinip titremeye,üzerinde ki bu korku baronlarını yenecek lider etrafında ölümüne kenetlenecekti. Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki yeni Türkiye 15 temmuz destanı ile küresel aktör ve onların yerli işbirlikçilerinin oyununu bozmuştur.

Erdoğan  “Ulusa Sesleniş” proğramında “Biz, ayağımıza çelme takacaklar, yolumuzu kesecekler diyerek yola çıkmaktan korkan bir millet değiliz. Biz, tehditlere boyun eğecek bir millet, böyle bir devlet, böyle bir ülke hiç değiliz. Bizim milli marşımızın, İstiklal Marşımızın ilk kelimesi, dikkatinizi çekiyorum, ‘korkma’ kelimesidir. Bizim ve milletimizin lügatinde korku yoktur.Biz bu millete asla korkuyu miras bırakmayacağız.” dedi.

Vesselam…

İlhan Nezor

 

 

 

 

Anal yoldan tedavi edilmesi gerekenler..!

collage

Millet olarak zor bir süreçten geçmekteyiz.Sosyal,kültürel ve stratejik açıdan kuşatma altındayız.Bu bağlamda aydınlarımıza önemli görevler düşmektedir.Ancak neylersiniz ki, her zaman olduğu gibi “aydın çılgınlığı” yaşamaktayız.Tarihte kurduğumuz İmparatorluk ve ve devletleri ya kendi evlatları eli ile yıkmış yada yıkılışına yardımcı olmuşuz.Neticede 780 bin kilometre kareye sıkışıp kalmışız.

Son yarım asırdır ‘kavram kargaşa’sının yaşandığı bir toplum olup çıktık. Buna , başta ülkeyi yönetmeye talip siyasi kadroların yanı sıra edebiyat ve sanat dünyası da eklenince adeta ‘Renklerin Savaşı’na şahitlik etmekteyiz. Her zaman söylerim  ‘Bütün renkler kirlendi,birinciliği de beyaza verdiler.Beyaz da kirlenince varın siz düşünün gerisini…’

‘Düşünce ve fikir hürriyeti ‘ adı altında yapılan her fiil, hareket, yazılı ve görsel ögeler , son zamanlarda kendisini sorgulatır hale geldi.Özellikle gelişmekte olan bilişim teknolojileri sayesinde kişilik aşınması yaşadığımız göz ardı edilemez.Bu da demektir ki,yeniden bir ‘Kişilik MR’ı’ çektirmek durumundayız.

İşte böyle bir hengamede ‘Patalojik bir toplum’ dan söz edilebilir.Ferdi davranışların , kişiler ve toplumlar düzeyinde etkilerinin azımsanmayacak düzeyde olduğu bir gerçektir.Bu davranışların sosyal ve kültürel dokuyu tetiklediği günümüzde, geçmişte olduğu gibi kendi ‘şah damarını’ keserek ‘kaos ortamı’ oluşturulma çabası içerisinde olunduğu da görülmektedir.

Son zamanlarda bir hayli yükselen ve milli duyarlılığı saf dışı etmeye yönelik tavır, davranış, söz ve paylaşımların akıl sınırlarını zorladığına şahitlik etmekteyiz.Özellikle yetki ve sorumluluk makamında olanların akla ziyan açıklamalar yapmasını, Psikolojiden öte Embriyolojik bir sorun olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız.

Onlarca hatta yüzlerce örnek verilebilir.

Aydın çılgınlığı” nın son günlerde zirveye ulaştığı bir zaman dilimindeyiz.Ülkemiz sınırları boyunca hendek ve tüneller kazarak , bulduğu ilk fırsatta ülkemize sızma girişimleri yapmayı amaçlayan terör faaliyetlerine karşı TSK ve merkezi idarenin almış olduğu tarihi karar ve yapılan başarılı operasyonlar adeta sözde bazı aydınları çıldırtmış durumda.

Öyle ki, isimlerinin başında “Onursal” titri bulunan yargıtay onursal Cumhuriyet Baş savcısı Sabih Kanadoğlu çıkartılan KHK‘larla TSK‘nın yıpratılacağını,emir-komuta zincirinin bozulacağını ve neticede de bu ordunun savaş kazanamayacağını ifade etmişti Sözcü gazetesine verdiği demeçte.

Bu bağlamda CHP‘nin , başta Genel Başkanı olmak üzere tavan kadrosunun da duruşu yine patolojik bir vakıadır. Zeytin Dalı harekatını doğru bulduklarını ancak Afrin‘e girilmesine kesinlikle karşı olduklarını ifade ederek milli duruşun neresinde olduklarını da göstermişlerdir.

Bana öyle bir il Başkanı bulun ki ,Tomaların önümde yumruğunu sıkarak durabilsin” arayışında olan Kılıçtaroğlu İstanbul İl Başkanlığına Canan Kaftancıoğlu‘nu getirerek bir özlemini de gidermiş oluyordu.

Kaftancıoğlu attığı Twetlerde devleti katil ilan ediyor , Türklerin Ermeni Soykırımı yaptığını ilan ederek  vatandaşları da Taksim’de anmaya çağırıyordu.Bununla da yetinmeyip halkın yüzde 52 oyunu almış bir Cumhurbaşkanına,Başkomutana “ Tayyip Erdoğan Nerdesin Allah belanı versin…Şimdiki sloganımız bu..!” diyecek kadar zıvanadan çıkmıştır.

Sadece bu kadar mı..?

CHP‘nin hele bir de avukat üyesi Sera Kadıgil‘e ne demeli..! Bu toprakların mayası olan şüheda kanından tiksinecek kadar ileri giden bu zavallı attığı bir twette “ Hayatta hiç bir laftan tiksinmedim Şehitler ölmez vatan bölünmezden tiksindiğim kadar”  diyerek “anal yoldan” tedavi edilmesi gereken bir hasta olduğunu da kanıtlamıştır.

Neden mi böyle bir ifade kullandık?

Anlatalım…

İki Ermeni vatandaş esnaf Moşon ile eşi Raşel…

Raşel Hanım eşi Moşon‘un olaylar karşısında çok agresif davranması ve kendisi gibi düşünmeyenlere çok galiz küfürler etmesi karşısında üzülmekte ve bu durumu doktora anlatmaya karar verir. Kocası Moşon‘u da alarak doktora giderler.Dertlerini anlatırlar. Doktor reçetesine bir fitil yazar ve “Efendim bunu gece yatmadan evvel anal yoldan alacaksınız” diye ikazda bulunur. Her ikisi de kafa sallayarak çıkarlar, eczaneden ilaçlarını aldıktan sonra eve dönerler.

İlaç alma vakti gelmiştir. Moşon ilacı eline alır ve eşine “Raşel, bunu anal yoldan alacakmışım; bu ne demek?”

Raşel, “Bilmiyorum” diye cevap verir. “İyisi mi sen doktora sor.”

Moşon telefon eder, aynı suali doktora sorar:

Doktor, “Efendim anüsünüzden alacaksınız” der ve telefonu kapatır. Moşon tereddüttedir. Anlamamıştır. Bir süre geçtikten sonra tekrar doktoru arar aynı suali sorar; doktor biraz sinirlenmiştir ama yine nazikçe “Efendim makat yoluyla kullanacaksınız” diye izah eder.

Ancak Moşon bu kelimeyi de bilmemektedir. Doktoru bir daha aramaktan çekinmektedir. Tüm cesaretini toplar, doktora yeniden telefon açar ne yapacağını sorar. Doktor artık dayanamaz ve “Bu ilacı al ve k…na sok! Tamam mı?” diye bağırır ve telefonu yüzüne çarpar.

Raşel, kocasına sorar, “Ne oldu Moşon, ne dedi?”

“Hiç, sadece bana çok kızdı ama ilacı nasıl alacağımı söyledi.”

Neticede anal tedavi işe yaramış ve Moşon artık eskisi gibi küfürler ve hakaret eden sözler söylemekten imtina etmiştir.

Demem o ki, bu ülkenin şehidine,gazisine,bayrağına,ezanına topyekün, milli değerlerine saldıranların reçetelerine bir fitil yazıp anal yoldan tedavi etmekten başka çıkar yol bulunmamaktadır.

İlhan Nezor

2015 in review

WordPress.com istatistik yardımcı maymunları bu blog için bir 2015 yıllık raporu hazırladılar.

İşte bir alıntı:

Bir New York metrosu 1.200 kişi kapasitelidir. Bu blog, 2015 içinde yaklaşık 6.700 kez görüntülendi. Eğer bu bir NYC metro treni olsaydı, bu kadar çok insanı taşımak için yaklaşık 6 tur atacaktı.

Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.

Bolivar ikimizi taşıyamaz..! (4)

YD-20101106-ingiltere-99-odul

Türkiye son 15 yılda saat yönünde yörüngesine devam eden bir dişli düzeneğine girmiştir.Ancak malum derin güçler, Türkiye‘nin güçlenmesi karşısında bu düzeneği ters yönde çevirmek istemiş ve bunu yaparken de dişlinin yanına uygun başka bir dişli koyarak hareketi saatin ters yönüne çevirmeyi her daim denemiş ve çoğu zaman da başarılı olmuştur.Bu çalışmalar toplum mühendisliğinin bir ürünüdür.

Kendi ülkelerinde,üniversitelerinde,düşünce kuruluşlarında eğittikleri ve başarılı olduklarında da “bizim çocuklar”  dedikleri yerli işbirlikçilerine  “şimdi görev zamanı” diyerek kutsamıştır.

Bunu öyle ustaca yaparlar ki milliyetçiyi kendi ülkesi aleyhine kullanırlar.Dindarlara inançlarının yasakladığı şeyleri kolayca yaptırırlar.Sosyalisti , kapitalistin en uç çizgisine kadar getirmeleri mümkündür.Çünkü , neyi nerede ve ne zaman kullanabilecekleri uygun dişlilere sahiptirler.Çünkü onlar için inançların önemi yoktur.

Ünlü İtalyan düşünür Umberto Eco   şu tespiti çok önemlidir: “İnsanların neye inandığının pek önemi yoktur.Asıl önemli olan şey neyi ne kadar göze aldığıdır”  der.

İşte bu kriterler üzerinden ülkemizde her daim devşirilecek insan bulmak mümkündür. Geçmişte bir çok örneklerini yanı sıra son günlerde “İngiliz Exeter” terbiyesinden geçmiş Abdullah Gül üzerinde yoğunlaşan manevralar akla “inanç” bağlamında “neyi ne kadar göze aldığı” sorusunu getirmektedir.

Ancak unuttukları bir şey vardı..!

Bugünkü Türkiye artık “Eski Türkiye” değildi.

15 Temmuz‘da  yeniden diriliş mücadelesini başlatan bu asil millet,artık devşirme politikacılara geçit vermemektedir.

Gazeteci Arslan Bulut , 24 Aralık 2010 tarihli kaleme aldığı yazısında çarpıcı araştırmalarına yer veriyordu…

İşte o satırlardan bir kesit…

“İngiltere’de bir Exeter Üniversitesi vardır. İngiliz Üniversiteleri arasında “Kürt Araştırmaları Enstitüsü” olan tek yükseköğretim kurumudur. Exeter Üniversitesi‘nde ayrıca Arap ve İslami Araştırmalar Enstitüsü’ de bulunuyor!

İngiliz istihbarat servislerinin yurt dışı görevlere gönderilecek ajanlarının önemli bir bölümü Exeter Üniversitesi’nde eğitim görür. Ayrıca Arap ve İslam Dünyası ile Kürtler hakkında uzmanlaşması gereken İngiliz ajanlar da bu üniversitenin hocaları tarafından eğitilir. Üniversite yayınlarında, Irak’ın kuzeyinden “Irak Kürdistanıdiye söz edilir.

İngiliz istihbarat servisinin bir yan kuruluşu olan Green Peace (Yeşil Barış) örgütü de Exeter Üniversitesi tarafından kurulmuştur.

Exeter Üniversitesi‘nden mezun olan veya doktorasını burada yapan kişileri, daha sonra özellikle İslam ülkelerinde önemli ekonomik ve siyasi kuruluşların başında veya devlet görevlerinde görmek mümkündür. Mesela İslam Kalkınma Bankası‘nın bütün önemli yöneticileri Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans veya doktora yapmıştır!

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Exeter Üniversitesi‘nde iki yıl eğitim-öğretim görmüştür. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz (şimdi MHP milletvekili) da Abdullah Gül’ün bu üniversitedeki sınıf arkadaşıdır!

Abdullah Gül, Prof. Nevzat Yalçıntaş  Prof. Sebahattin Zaim gibi hocalarının teşviki ve sağladıkları ‘Milli Kültür Vakfı’ (Asım Ülker’in çocuklarına ait) bursu ile 1976–1978 yıllarında Fehmi Koru ve Şükrü Karatepe ile birlikte İngiltere’ye gönderilmiştir.

Gül, burada İslam ülkelerinde ileride görev alacak olan doktora öğrencileri ile sıkı bir arkadaşlık kurmuştur. Dönüşte Sebahattin Zaim‘in daveti ile Sakarya Üniversitesi’nde görev almıştır. Doktara tezi, “Türkiye ile İslam Ülkeleri Arasındaki Ekonomik İlişkilerin Gelişimi” başlığını taşır. Tez hocası ise Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş‘tır!

Sonra 48 İslam ülkesinin üye olduğu İslam Kalkınma Bankası’nda diğer Exeter mezunu arkadaşları ile birlikte ekonomi uzmanı olarak görev alır.

(DEVAM EDECEK…)

iLHAN NEZOR

 

 

 

Bolivar ikimizi taşıyamaz..! (3)

CxT8HzYW8AA5W_n

Liderlerin yaşamında zaman zaman “siyasi ideolojik takiyye” dönemleri olur.Bu durum, o günün reel politikaları açısından kaçınılmaz bir durumdur.Türk siyasi yaşamı bu örneklerle doludur.Bir kaç asırdır vesayet zinciri altında belirli bir paradigma çerçevesinden  olayları teşhis etmekten başka çaresi kalmayan bir kültürün odağındayız.

Türk siyasi yaşamı tarih boyu “Lider” odaklı şekillenmiştir. Durum böyle olunca “vesayet” odaklı tercih yapmak durumunda kalan liderler bir süre “siyasi takiyye” yapmak zorunda bırakılsalar da cevizi kırıp onun sadece kabuktan ibaret olmadığını anlatmak zorunda bırakılmıştır.

Örnek mi istiyorsunuz..?

Osmanlı‘nın son dönemleri zaman zaman İngiliz,Fransız ve Alman ekollerinin vesayeti altında kalmıştır.

Çöküş dönemi Sultanlarından Abdülhamid Han her ne kadar Ulu Hakan olarak gönlümüzde yer edinmiş ise de Şehzadeliği döneminde İngiliz Kraliçesinin elini öpmek durumunda kalmıştır.Çünkü,güçsüz,zayıf , vesayet altında ki bir Osmanlı takiyye yapmak durumunda bırakılmıştır.

Atatürk‘te bir Osmanlı subayı olarak Hanedanın finansörlüğünde çıktığı yolda aynı yolu izlemiştir.Milli Mücadeleye başlarken “Hilafete bağlı kalacağına,Hilafet makamının korunacağına” dair söylemler geliştirmiş ,başta Şeyhülislamlar olmak üzere din adamlarıyla tarafgirlik oluşturmuştur. Birinci Mecliste din adamların çokluğu ve açılış proğramlarında hatimler indirilmesi emrini vermesi de ileride düşündüğü siyasi ve ideolojik takiyye sapmasına zemin hazırlamıştır.

Elbetti ki bu o günün şartları içerisinde kaçınılmaz bir durumdur.

Bu örnekleri İnönü ve Menderes başta olmak üzere bir çok siyasi yelpazede görmek mümkündür.

Bu bakımdan Karabekir Paşa’nın ifade buyurduğu gibi “Bolivar ikimizi taşıyamaz” hikayesi siyasi yaşamımızda sık sık karşılaştığımız bir durumdur.

Günümüze gelirsek , siyasi takiyye yapmayan lider profili hemen hemen yok gibidir.Buna Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ı da dahil edebiliriz.Ancak,Erdoğan’ın siyasi yaşamında ki ideolojik sapmalar zaman zaman eksen kayması gibi görünse de güçlü lider profili tabanında rahatsızlığa yol açmamıştır.

Bunun elbetteki bir nedeni var..!

Çarpıcı bir örnek verelim…

Körfez harekatından sonra ABD ve Küresel Şeytanların Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme politikaları yıllar sonra karşımıza “Büyük Ortadoğu Projesi(BOP)” olarak çıktı.Bu proje elbette Türkiyesiz düşünülemezdi. Ortadoğu ve Arap coğrafyasında asırların izini taşıyan Türkiye‘ye karşı bir misyon biçilmeliydi.

Dönenim Başbakanı olan Sn Erdoğan katıldığı her toplantıda “Bize Ortadoğu’da verilen bir görev var.Biz aynı zamanda BOP’un eş başkanıyız” açıklamasını yapıyordu.Erdoğan , elbetteki bu projenin “Siyon” merkezli bir üst aklın projesi olduğunu biliyordu.

Sn.Erdoğan‘ı 1991 Genel Seçimleri öncesi yakından tanıma imkanı bulmuş birisi olarak, bu açıklamalarının batıya şirin gözükmek adına bir siyasi takiyye olduğunu anlamış ve ileride meydana gelecek olaylara karşı “zemin hazırlama,zaman kazanma” raconu olduğunu anlamıştım.

Nitekim öyle de odu…

Bu zaman içerisinde Erdoğan, başta IMF‘yi saf dışı bırakmak gibi ekonomik hamlelere,halkın önünde “demoklesin kılıcı” gibi duran ve halka vurulan “canlı pranga” olan “bürokratik engelleri” kaldırarak “sosyal politikaları” ve askeri sanayiyi geliştirmiştir.

Neticede tabanda karşılık bulan bu yaptırımlar “One Mimute” çıkışıyla cevizin sadece kabuktan ibaret  olmadığını,dünyayı arkasına almak pahasına da olsa göstermiştir.

AK Parti‘nin kuruluş aşamasında “Gömlek değişikliği” yaşadıklarını ifade eden Erdoğan , zaman içerisinde tabanına bu topraklardan kopmadıklarını , mensubiyyet şuurundan uzaklaşmadıklarını , bunun konjektürel olarak renklerin savaşı olduğunu ve asla beyazın kirletilmesine müsaade etmeyeceklerinin mesajını vermiştir.

Aynı tutum ve kararlılığı Erdoğan‘ın yol arkadaşlarında görmek mümkün değildir.Erdoğan,artık kalabalıklar içerisinde bir yanlız adamdır.Çevresinde bu kadar “Bürütüsçülük” oynandığını nereden bilebilirdi?

“Kardeşim” diyerek “Başkomutanlık” makamına oturttuğu Abdullah Gül‘ü son çıkışları ve Erdoğan‘ın da “yazıklar olsun” karşılığı son derece düşündürücüdür.

Abdullah Gül, geçen Kasım ayında Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası Liderlik Araştırma ve Uygulama Merkezi “Hükümet Liderlik Okulu” organizasyonunda

” Hepimiz evimizin içini düzene koymamız gerekir. Bunu koymadığımız süre içerisinde bir gün, gün gelir ya insanlar ayaklanır veyahut da dış müdahaleler kaçınılmaz hale gelir.”  

Bu açıklamaları ancak belirli yerlerde belirli amaçlar için eğitim almış  bir Şövalyeden dileyebilirsiniz.

(Devam edecek…)

İlhan Nezor