Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(5)

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Mustafa Kemal‘de dahil günümüze kadar“Vesayet ve Hegemonya” altında yaşamanın nelere mal olduğunu,toplumun nasıl devşirildiğini çarpıcı örnekleri ile anlatmış ve küresel bir çetenin dayatmalarına karşı toplumun atom çekirdeğinin nasıl parçalandığının örneklerini vermiştik.

Son dönemlerde de yaşanan bu handikaplardan misaller vererek hegemonik baskılardan nasıl kurtulma çabalarımızdan örnekler vererek yazı dizimizi tamamlayacağız.

Türk siyasi yaşamı darbelere adfedilerek yazılma geleneğinin bir serencamıdır.Bu gelenek içerisinde yerli ve milli kalkınma hamleleri ile dikkatleri üzerine çeken Milli Görüş lideri Necmeddin Erbakan’dan bahsetmeden geçemeyiz.

1970 sonrası Necmeddin Erbakan Hoca sanayi hamlelerinden,tam bağımsızlıktan bahsetmeye başlamıştı.Bu çıkış, haliyle “Küresel Güçleri ” ve hegemonya altında siyaset yapmaya alıştırılmış işbirlikçi politikacıları rahatsız ediyordu.Bütün engellemelere karşı Erbakan’ın bu yerli ve milli duruşu halk nezdinde genel kabul görmüş ve ülkenin her tarafında konuşulur olmuştu.

Türkiye’yi batı engizisyonu karşısında ayağa kaldıracak bu fikirlerin siyasi arenada bir karşılığı olmalı ve temsil edilmeydi. Erbakan daha önce de bu düşüncelerinden dolayı Odalar Birliği Başkanlığından da polis zoru ile indirilmişti.Üniversite yıllarında da arkadaşı olan Demirel‘in Adalet Partisinden aday olmak istedi. Ancak Küresel Şambala Çetesi devreye girerek vesayetin zavallı temsilcisi Demirel’e baskı yaptı ve  adaylığını engelledi.Demirel küreselci ağabeylerine karşı Türk Milleti‘nin onurunu korumak adına kefen giymeyi göze alamamıştır.Bu durum vesayet altında lider olarak kalmanın ezikliğidir.

!970 Muhtırası…Milli Nizam’ın kapatılışı…

Erbakan Hoca İsviçre’dedir.Zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur devreye girer ve Erbakan Hocayı arayarak Türkiye‘ye dönmesini söyler.Gelinen süreçte 11 Ekim 1972’de Milli Selamet Partisi kurulur.

Ve Türkiye artık yeni bir doğum sancısı çekmektedir.Bu aşamada “Türk Derin Devleti” Şambala Çetesine karşı harekete geçmiş ve büyük bir hamleye imza atmıştır.İleride yaşanacak Kıbrıs Meselesinin de kaderini belirleyecek olan bir dönemece girilmiştir. Türkiye’nin istikbali konu edilerek Sağ-Sol meselesinin ortadan kaldırılıp MSP_CHP Koalisyonu oluşturuldu. Kıbrıs’ın tamamının alınması konusunda ısrarcı olan Erbakan’ın bu tavrı engellenmeli idi.Nitekim de öyle oldu.Bugün Avrupalı dostları tarafından “Şovalye Nişanı” verilerek taltif edilen Can Dündar, Bülent Ecevit’in hatıralarını yazmıştı.Hatıralarda yer almayan ancak katıldığı ortamlarda anlattığı şu hadise Küresel Çete Şambala‘nın Türkiye üzerindeki hegemonik baskısı açısından çok çarpıcı bir örnektir.

Bülent Ecevit diyor ki ;  Henry Kıssencer (dönemin ABD Dışişleri Bakanı) beni aradı ve dedi ki ‘Sayın Ecevit şu hatta durmanızı istiyoruz…’ Ben de dedim ki ‘Arkadaşlarla bunu müzakere edelim size haber veririz’ Kıssencer bana aramanıza gerek yok birazdan Genel Kurmay başkanı yanınıza gelecek ve bunu size bildirecek dedi ve telefonu kapattı.Birazdan da Genel Kurmay Başkanı geldi ve Sayın Başbakan şu hatta durmamız gerekiyor dedi”

Bu durum vesayet ve hegemonya altında yaşamaya alıştırılmış bir portre sunmuyor mu?

Kıbrıs‘ta kazanılan bu zaferden sonra kendisi “Kıbrıs Fatihi” olarak anılmaya başlanan Ecevit , Küresel Çetenin entrikalarına boyun eğmek zorunda kalmış ve ilerideki politikalarını da o istikamette yürütmeye başlamıştı.Kazandığı bu ünvanla tek başına iktidara geleceğini sanan Ecevit, koalisyonu bozmuştu.Toplumda kutuplaşmaların artmasına da zemin hazırlanmış  ve belkide siyasi  yaşamının en önemli hatasını yapmıştı.Terörün ayyuka çıktığı bir dönemece girilmişti artık.Daha sonra AP,MHP,MSP koalisyonları ile MC Hükümetleri kurulmuştu.

Bu dönem Küresel Çete açısından Erbakan başta olmak üzere milli damarların kesilmesi gerektiği bir dönemdir.İleride faili meçhul cinayetlerin artmasına zemin hazırlayacak entrikalar ve tezgahlar kurulmuştu Küresel Çete tarafından.Artık karanlık bir sürece girilmişti.Bir yandan bugün karşımıza FETÖ olarak çıkan örgüt sinsi bir şekilde askeri ve idari yapılanmayla örgütlenmeye devam ediyor bir yandan da PKK Terör Örgütü devlet destekli organize oluyordu.

Bu ifadelerle devleti itham altında bıraktığımız sanılmasın.Bu iddiamızı ileri de faili meçhul cinayetlerle çalkalanan Türkiye‘de Askeri Savcılık ve Devlet Bakanlığı yapmış birinci ağızdan dinleyebiliriz. Baki Tuğ...

Sonraki yıllarda basına yansıyan ve özel sohbetlerinde sıkça dile getirdiği bir anısı o dönem Türkiye’sinin nasıl bir vesayet ikliminde olduğunu anlatmaya yeterlidir.

Baki Tuğ anlatıyor…

Ben, Abdullah Öcalan ve arkadaşlarını ‘Şafak Bildirisi’ davasından yargılıyorum.MİT’ten bana bir yazı geldi ‘Abdullah Öcalan bizim elemanımızdır ona göre yargılayın…’ Ben de Öcalan’ı salıverdim”

Şimdi ne alakası var diyeceksiniz ama şu cümlemizin altını çizin.

Uğur Mumcu’nun öldürülmesini bu cümlede aramak gerekir.”

Uğur Mumcu bu iddiaları dile getiren yani ,  Abdullah Öcalan ve PKK‘nın gayrı resmi illegal yollarla devlet eliyle nasıl desteklendiğini kanıtlayan bir kitap yazma aşamasında idi. Yazmasın diye öldürüldü.

Bu olay sonrası Küresel Çete yine devreye girdi ve bu cinayetin arkasında “İslami Terör”  yapılanması kuşkusu ile İran‘ı hedef göstererek “Kahrolsun Şeriat” sloganları ile olayın derinliğinden bihaber olan halkımızı sokaklara dökmeyi başardı.

Baki Tuğ yıllar sonra bir TV proğramın da ” Mumcu , benden MİT ve PKK ilişkisinin olduğu belgeleri istedi, kitap yazacaktı.Buluşamadık ve öldürüldü….” diyecekti.

Derin Küresel Çete Şambala Örgütü o dönem devlete öylesine nüfuz etmişti ki  ” Ben MİT Müsteşarlığı yapmadım. CIA’nın Türkiye temsilciliğini yaptım” diyen Mit Müsteşarlarını da görecekti Türkiye.

Şimdi söyler misiniz bana hangi bağımsızlıktan söz ediyoruz..!

Daha sonraki yıllarda Özal‘ın karşı karşıya kaldığı Küresel Çete faaliyetlerine de rastlıyoruz.Körfez Harekatında Lozan’da emanet verilen Musul ve Kerkük baskı ve zulüm altında idi.Bu durumu gören Özal sınıra asker yığıp Musul ve Kerkük‘ün alınması konusunda ısrarcı idi.Ancak ne gariptir ki Ecevit‘in Kıbrıs Harekatında başına gelenler onun da başına gelmiş ve zamanın Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay’ın “Olmaz, böyle bir harekatı yapamam”  demesi üzerine istifa ettirildi.

Bu olaylar silsilesi bununla kaldı mı? Hayır..!

Sonraki yıllarda da kahraman Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis Paşa‘nın şehadet haberi ile karşılaşmaktayız.Eşref Bitlis Paşa o dönem Güneydoğu‘ya Amerika tarafından yerleştirilen ve Erbakan’ın da şiddetle karşı durduğu  “Çekic Güç” ün varlığından rahatsız olmuştu.

Eşref Bitlis Paşa,hem  kahraman bir asker hem de bir Bozkurt edasıyla “Çekiç Güç Güneydoğu’da Terör Örgütü PKK’ya yardım ve yataklık etmektedir.Derhal ülkeden çıkarılmalıdır…” açıklamasını yapmaktaydı.

Bu açıklamadan kısa bir süre sonra “buzlanma” nedeni bahane edilerek bir uçak kazasına kurban edildi.

Burada anlaşılmaktadır ki,Müslümanların ‘Ben Mü’minim ‘ diyenlerin iktidarla imtihanı çok zordur.Bunu nerede anlıyoruz?

Bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat’ın postalları altında ezilen Türkiye’de tabana yayılmayan ,basında yer almayan, hiç kimseni bilmediği bir olay oldu.Mark Grosman ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Türkiye’ye bir talimatla gelir. Türkiye‘nin sınırlarını değiştirecekler. uygulanmak istenen plan şu idi. Türkiye‘nin Güneydoğu‘sunu Türkiye‘den ayıracaklar.Buna karşılıkta  Azerbaycan’ın Güneyini  İran’dan ayırıp biz veriyorlardı.

İşte tam bu noktada “Türk Derin Aklı” devreye giriyor.Bugün FETÖ diye karşımıza çıkan ve o dönem de Parelellerle birlikte yaşamak zorunda bırakılan devlet diyor ki; “Ben bugüne kadar bunların benimle beraber devletin içinde bulunmalarına tahammül ediyordum. Çünkü,onların kanatları altında varlığımı devam ettirebiliyordum.Kendi emniyetim için bunu yapıyordum.Ama şimdi bizzat benim müttefiklerim benim topraklarıma göz diktiler.”

İçerideki bu hain yapılanma karşısında “Türk Derin Aklı” devreye giriyor ve “Yeni Türkiye Stratejisini” belirliyor.Tam bu noktada Devlet Bahçeli’ye önemli görevler düşüyordu.28 Şubat koalisyonunu erken seçim kararı alarak yıktı.Dolayısıyla ABD tarafından gönderilen Mark Grosman‘ın bu hain planı devre dışı bırakılıyordu.Bu arada ilginç bir gelişme oldu.Abdullah Öcalan Türkiye’ye ABD tarafından teslim edilmiş karşılığında da Fethullah haini ABD’deki malikanesine yerleştirilmişti.

Kısa bir süre sonra da Başbakan Ecevit şu açıklamayı yapacaktı.Ben ABD’nin bize APO’yu teslim edişini ve çeşitli dayatmalarda bulunmasını hala anlamış değilim.diyecekti.

Bu yazı dizimiz boyunca anlattığımız hadiseler Türkiye‘nin nasıl bir hegemonya altında olduğunu göstermeye yetecektir.Daha önce de ifade ettiğimiz gibi,Türk Siyasi Yaşamında Liderler yapılan baskılar karşısında zaman zaman siyasi takıyye yapmak zorunda kalmışlardır.Ak Parti‘nin ilk yıllarında yaşadığımız Türk Askerinin başına çuval geçirilmesi olayı milli onurumuzu zedelemişti.Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın gazetecilerin kendisine “Efendim ABD’ye karşı nota verecek misiniz?  sualine verdiği “Ne notası Müzik notası mı” cevabı milli hafızamızı yaralamış gibi gözükse de buraya  kadar anlattıklarımızdan doğan gerekçeler göz ardı edilmemelidir.Tayyip Erdoğan o gün yaptığı takıyyenin karşılığını Beyaz Saray‘da Trump‘ın yüzüne karşı söylemiştir.Ne idi o..? Türkiye’nin Afrin Harekatı öncesi ABD‘nin Terör Örgütlerine binlerce tır silah yardımı yapmasını ve Türkiye‘yi hedef tahtasına oturtmasının doğuracağı sonuçlara katlanması gerekeceğini söylemişti.Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada silah yardımını kesmesini aksi takdirde müttefiklik hukukunun dışına çıkarak tüm terör unsurlarının ayırt edilmeksizin vurulacağını tüm ABD’lilerin gözlerinin içine bakarak söylemişti.

Ve neticede dünyanın en gelişmiş ordularının bile bu kadar başarılı olmayacağı bir harekatla ABD’nin askeri karizması çizilmiş oldu.

2000 den 2007′ye kadar Tayyip Erdoğan Türkiye’yi Küresel Güçlere karşı oyalama,darbelerden koruma,vakit kazanmak için takiyye yapmıştır.Ne idi bunlar? BOB Eş Başkanlığı,İsrail’den ödül almalar,Özerklik şartları imzalamalar vs…

Peki Erdoğan bu dik duruş cesaretini nereden alıyordu…?

Yeni strateji gereği Türkiye Cumhuriyeti Devleti artık bundan böyle tarih boyu kan kusturan vasilerini bırakıp egemenlerin hegemonyasından çıkıp kendinden menkul bölgesel lider küresel aktör olma zorunda kaldığından ötürü “Yeni Türkiye Stratejisine “geçtiğinden dolayıdır.

Denilebilir ki yaşanan bu gelişmeler 15 Temmuzla birlikte bir vesayetten kurtuluş bir Hegemonyadan kurtuluşun miladı olmuştur.

“Türk Derin Aklının” ortaya koyduğu “Yeni Türkiye Stratejisi”  zalimlere karşı dik duruş mazlumlara karşı da şefkati “Dünya beşten büyüktür” diyerek tarihteki onurlu yerini almıştır.

Vesselam…

İlhan Nezor

 

 

 

 

Reklamlar

Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(5)

Kefen giymeyi göze alamayanlar “Vesayet ve Hegemonya” altında yaşamanın ne anlama geldiğini anlayamazlar.Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren iç ve dış siyasetimizde,sosyal yaşantımızda ,adeta ensemizde “boza pişiren” bir ABD tahakkümünden bahsetmeden konuyu anlayamayız.

Şu gerçeğin altını bir kez daha çizelim….

Dünyada hiç bir millet Türklere , dolayısıyla Osmanlı’ya değinmeden tarihini yazamaz.Amerikan tarihini bile yazmaya kalksanız ,1830‘da Osmanlıların Tunus Valisi, Akdeniz’deki “Amerikan Donanmasını” yılda 30 bin dolar karşılığında korumayı taahhüt ettiğinin vesikalarını görürsünüz..Osmanlı Devleti , Amerika ile yaptığı anlaşmayı “Devlet Başkanı” imzası ile değil,“Kuzey Afrika’da ki Valisi” ile yapmıştır.Osmanlı, oradaki bir “Valiyi ” Amerikan Başkanına eş değer görmüştür.Amerikan tarihinde “İngilizce” yazılmadan yapılan tek anlaşma budur.

İşte daha dün donanmasını bile korsanlara karşı korumaktan aciz bir Amerika,son yüz yılda derin bir yapılanmaya girerek “Küresel Aktör” olmayı başarmış,kurduğu Şambala Çetesi ile başta Türkiye olmak üzere “İslam Coğrafyasında”   operasyonlara başlamıştır.

Ülkeleri önce “özgürlük,demokrasi,barış “ gibi argümanlarla etnisiteyi dip dalga hareketi oluşturarak karıştırmış “Önce sorun çıkar sonra çözüm öner” mantığı ile de yaşanan her olaya müdahil olmayı başarmıştır.Neticede “vesayet ve hegemonya ” köleliğini kabul ettirmiştir.Günümüzde ise terör örgütlerini alenen destekleyerek bunu kanıtlamıştır.

Bu yazı dizimizde Türkiye’de bu vesayet ikliminin nelere mal olduğu ve acı sonuçları üzerinde örnekler vererek başlamıştık.Şimdi çok çarpıcı ve bir o kadar da acı bir örnekle devam edelim…

Demokrat Parti , Adnan Menderes dönemi yıl 1957...Aynen bu günlerde olduğu gibi sınırlarımız boyunca Ortadoğu coğrafyasında sıkıntılar vardır.Irak‘ta Türkmenler katlediliyor. Hiyerarşik düzen bozuluyor ve sınırlarımız tehdit ediliyordu.Aynı zaman Kıbrıs’ta da sıkıntılar yaşanmaktaydı.Böyle bir hengamede sınır güvenliğini sağlamak için Menderes Hükumeti , Güneydoğu Anadolu bölgesinde askeri bir hareketlilik hazırlığına başladı.Bu olağanüstü durum karşısında Bakanlar Kurulu’nu acilen topladı.Bir müddet sonra çok terbiyesizce bir davranış oldu.Toplantı esnasında kapı vurulmadan , izin alınmadan,randevu almadan bir adam içeri girer. Flecher Ware…

Bu adam zamanın ABD Ankara Büyükelçisidir. Bu baskın karşısında Menderes ve Bakanlar şaşkınlık içerisindedir. Menderes‘e toplantıyı bırakmasını söyler.Menderes ile birlikte başka bir odaya geçerler. Flecher Ware Başvekil  (Başbakan) Menderes‘e hitaben “Askerlerinizi sınırın ötesinde görmek istemiyoruz,bu bir rica değildir.” diyor.Adeta bunun bir emir olduğunu söylüyor.Oysa Türkiye hem müttefik hem de Nato üyesidir.Buna rağmen ABD Elçisi Türk Hükümeti Başbakanına  karşı adeta “Müstemleke Valisi” muamelesi yapmıştır.

Bakanlar Kurulunun kapısını çalmadan ve izin alamadan içeri giren elçi Menderes’ten şu cevabı alır;

Amerikan Hükumetine bölgemizde barışı koruma konusunda gösterdiği çabalardan minnettarız ve teşekkür ediyoruz.Bu konuyu,yarım saat içerisinde Cumhurbaşkanımızla konuşacağım…Ve Amerikan Hükumetinin tavsiyelerini adım adım takip edeceğiz.Konuyu,kamuoyuna nasıl aktaracağımızı da size bildireceğiz…”

Demiştik ya “Türk Devlet Adamları arasında hain aramayın mahkum arayın” diye.İşte böyle bir durumla karşı karşıya gelmiştir Türkiye. 

“Vesayet ve Hegemonya” altında yaşamanın ezikliğidir bu yaşananlar. ABD tavsiyelerini,yani emirlerini kamuoyuna açıklamayı bile ABD Elçisi’nin onayına bırakan bir Türkiye‘den bahsediyoruz.Daha dün Akdeniz’de ki donanmasını koruyamayıp Osmanlı’ya haraç vermek zorunda kalan ABD değil miydi?

Ecevit’in Clinton karşısında duruşunu hatırlayalım.Hakeza Demirel‘in Bush karşısında duruşu…

ABD, karşısında “Müstemleke Valisi” gibi durmak isteyen bir Türkiye görmek istiyordu.

Ancak Tayyip Erdoğan‘la birlikte bu planları bozuldu.Adete kimyaları dumura uğradı. ABD‘nin “Vesayet ve Hegemonya” üssü olan IMF‘nin Türk ekonomisinden el çektirilmesi ve sonrasında gelişen “One Minute” hadisesi…ABD Elçiliğinde çalışan Ajanın tutuklanmasıyla başlayan “Vize” krizi… ABD‘li papaz Andrew Craig Brunson’un Fetö ile ilişkisinin bulunması , Erdoğan‘ın “Al papazı ver Papazı”  çıkışları ABD’nin kimyasını bozmuştur.

Karşısında hep “Müstemleke Valisi” görmeye alışan ABD , Kasımpaşalı‘nın bu davranışları karşısında onu devirmek için elinden geleni yaptı,yapıyor.Devletin her kademesinde “habis bir ur” gibi örgütlenen FETÖ‘ye başvurması ve onu Pensilvania’da koruma altına alması da kimyasının ne kadar bozulduğunu göstermektedir.

(Devam edecek…)

İlhan Nezor

 

Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(4)

Hegamonik baskı altında kalan Türkiye Nato’ya karşı Kore‘ye asker göndermek zorunda kalmış ve orada ödediği bedelin yeterli olmaması anlaşılınca “Çok partili demokratik bir rejim “ dayatması ile karşılaştı.Neticede 1946 yılı bu geçiş sürecinin başlangıcıdır.

Demokrat Parti‘nin iktidara gelişi ile daha önce Atatürk’ün önderlik ettiği Sadabat Pakt’ını biraz daha ilerletip Bağdat Pakt‘ı oluşturarak yeniden diriltmeye çalıştı.Ancak o dönem Ortadoğu coğrafyasında da operasyonlarına devam eden “Küresel Çete Şambala” bugün olduğu gibi Mısır üzerinden entrikalarına devam etmekteydi.Çünkü Mısır‘da yaprak kımıldasa Ortadoğu nezle oluyordu.Menderes’in bu girişimini önlemek için Küresel Çete Şambala ,Cemal Abdulnasır’la irtibat halindeydi.

O dönem Demokrat Parti’nin Dışişleri Komisyonu üyesi Gıyasettin Emre  bir anısında o süreci şöyle anlatır,

“Bir gün bir toplantıda Mısır Büyükelçisine şaka yollu dedim ki ‘Beni Mısır’a davet etmediniz’ deyince bana ‘davet ediyorum buyurun gelin’ Bunun üzerine Başvekil Adnan Menderes’e gittim.’Efendim Mısır Büyükelçisi’nden davet aldım’ deyince bütün telefonları kapattırdı ve bana dedi ki’ Gıyasettin Bey seni özel temsilcim olarak Cemal Abdulnasır‘a gönderiyorum git ona deki ‘Allah bütün zenginlikleri müslüman ülkelerin altına döşemiş dünyada zannedildiği gibi Amerika ve Sovyetler birbirinin düşmanı değildir.Ona söyle biz bir araya gelelim,birlik olalım.Bu, dünyada üçüncü bir güç olarak çıkmamızı sağlayacaktır.’ dedi.Ben bu mesajı Cemal Abdulnasır‘a söyledim. ”

Menderes‘in bu teklifinden sonra umulmadık gelişmeler meydana geldi.Cemal Abdulnasır , Irak‘ta Baas‘cılara darbe yaptırarak Kral Faruk‘u düşürdü ve Bağdat Paktı’nın kurulmasını engelledi.

Sonra ne oldu..?

Eski ABD Başkanı Ayzehover‘in dediği gibi “Politikada hiç bir şey tesadüflere bırakılamaz.Eğer toplumları sarsan bir hadise meydana geliyorsa bilinsin ki o daha önceden hazırlanmış ve uygulamaya konulmuştur.”

O yıllarda Saddam Hüseyin’in adı ön plana çıkar.Cemal Abdulnasır ve Jorc W Bush’un babası ve bölgedeki CIA temsilcisi tarafından Irak‘ın Başkanı olarak tayin edilmiştir.Bu bilgi Abdulnasır‘ın oğlunun hatıratında yazmaktadır.

O dönem Irak Ordusu Türkler tarafından eğitilmiş bir ordu idi.Irak’la olan askeri işbirliğimiz çok öncelerine dayanır. Irak‘ın Sammara şehrinin tarihide çok ilginçtir.Abbasi Halifesi Haçlı Seferlerine karşı ordusunu Türk’lerden seçiyordu.Şehvetli Arap kadınlarından korunmak için Sammara’yı sadece Türk Askerleri için oluşturulduğunu söylenir.

Neyse devam ediyoruz….

Menderes’in Bağdat Paktı‘nı kurma teşebbüsü  ve ayrıca 1955 yılında Ruslarla ‘nükleer antlaşmalar’ yapmaya karar vermesi vesayetin egemenleri tarafından bardağı taşıran son damla olarak görülmüştü.Neticede Menderes‘in öldürülmesi gerekiyordu ve öyle de oldu.

Yıllarca bize doğru olarak nakledilen bir yanlışı burada zikretmeliyiz.Menderes‘in idamında  ne CHP ne de İnönü’nün dahli vardır.Oğul Aydın Menderes bir anısında ” Annem Berrin hanım’la İnönü’ye gittik.Babamın idam kararı var.Engellemesi için yalvardık.Gözleri dolu dolu oldu ve dedi ki ‘elimden hiç bir şey gelmez.Yapabileceğim hiç bir şey yok’ dedi.

Buradan da açıkça anlaşılmaktadır ki, Menderes’in öldürülmesine Türk Silahlı Kuvvetleri  karar vermemiştir.Bugün olduğu gibi TSK içinde ki uşaklarını kullanmıştır.Egemen güç derin Küresel Çete Şambala örgütü “Öldürün” dedi ve biz de uyguladık.Dolayısıyla “Paralel Egemen Yapı” nın Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren var olduğu anlaşılmaktadır.

Böylesine büyük hegemonya ve vesayet altında bulunan Türkiye derin Türk aklını devreye sokarak her türlü olumsuzluğa rağmen vesayet altına girmeyi vatanseverlik olarak kabul etmiştir.Çünkü,tek gaye Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tüm bu zulümlere rağmen devam ettirmesidir.

Son günlerde İngiltere ile yakınlaşıp sıkıntılardan kurtulunacağı düşüncesi o dönem de var idi.İşte bu bağlamda Abdülhamid‘in İngiltere Kraliçesi’nin elini neden öpmek zorunda kaldığını daha önce zikretmiştik.

1960 darbesinde yanlış bilinen konulardan birisi de,Albay Alparslan Türkeş ve arkadaşlarıdır.Türkeş’in Menderes‘in katlinde baş rol oynadığı yalanıdır. İftiradır. Türkeş‘in Cemal Gürsel‘e ve İnönü‘ye “Sakın böyle bir şeye kalkışmayın memlekete zarar vermiş olursunuz” içerikli sayısız mektupları vardır.Bunun üzerine Türkeş Hindistan Yeni Delhi‘ye “Askeri Ataşe” olarak bir nevi sürgün edilmiştir.1960 darbesi ordu içerisinde yapılan bir darbe idi.Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları tutuklanıp içeriye atılarak yönetime el konulmuştu. Daha sonra süreci yönetecek “General” bulunamadığı için emekli olmuş Cemal Gürsel’i başa getirdiler.Bu durum egemenlerin vasilerinin nasıl devreye girdiğini göstermektedir.1980 darbesi de böyledir. ABD‘nin “Bizim çocuklar” dediği paşalar bu plana mecbur kalmışlardır .Eğer darbe yapmamış olsalardı onlara karşı başka bir darbe yapılacaktı.12 Eylül 1980′in asıl kahramanı Orgeneral Haydar Saltık’tır. Fetullah Gülen’in askerdeki komutanı.

Bu noktada önemli İstihbaratçımız Mahir Kaynak‘tan bahsetmeden geçemeyiz.

Kaynak,1970‘de bir MİT Görevlisi ve aynı zamanda da “Sol Örgüt” görevlisidir.O dönemde Askeriye içi bir darbe planlarının hazırlıkları yapılıyordu.Bu plan savuşturuldu anacak 12 Mart‘ta Hükumete “Muhtıra” verildi. Demirel o meşhur “Fötr Şapkası” nı da alarak gitmek zorunda bırakıldı.

Kaynak o günleri bir TV proğramında “Türkiye’de 12 Mart Muhtırası Amerika ve İngiltere’nin anlaşması üzerine verildi.”  dedi

Böyle bir yapılanma Türkiye‘de iktidarları bizim seçmediğimizi Küresel Güçlerin bize dayattığı bir “Demokrasi Oyunu” olduğunu göstermektedir.

Bütün bu vesayet ve hegemonya yapılanmasını bilmeyenler,haksız yere askere sövmektedirler.

Devam edelim…

Cumhurbaşkanı olarak İnönü’nün engelleyemediği bir idam kararını Türkeş‘in önlemesi elbette beklenemezdi.Bu ülkede hiç bir zaman Türk Silahlı Kuvvetleri darbe yapmadı.Egemenler öyle emretti.İçerideki maşalar devreye girdi.

İşte o tarihten sonra 1963′te bugün başımıza bela edilmek istenen FETÖ’ nün  kurulma aşamasına geldi.

(Devam edecek…)

İlhan Nezor

 

 

 

Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(3)

Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u Fethedince şu meşhur sözü söylemişti;

“Truva’nın intikamını aldım”

Mustafa Kemal‘de İstiklal Harbi sonrası Yunan Ordusunu yenince şu meşhur sözü söyler;

“Hector’ün intikamını aldım..”

Peki kimdir bu Hector..? Truva Komutanı.

Bu iki tarihi şahsiyetin sözleri birbirine çok benzemektedir.Demek oluyor ki tarihte öyle acı şeyler yaşamışız ki ecdadımız asırlarca intikam almanın hesaplarını yapmış.

Konu bağlamından uzaklaşmadan devam ediyoruz…

Bağdat ve Sadabat Pakt’lrının kuruluşu ve Mustafa Kemal…

Bağdat Pakt‘ı ilk İslam Birliğinin çekirdek nüvesidir.Türkiye,Irak,Pakistan,Afganistan …Ancak bu oluşum fazla yürütülemedi.

Balkan Pakt‘ı ise müstevilerin,küresel çetenin Balkanları Türkiye aleyhine örgütlemesini engellemek için ortaya konulan barış planlarıdır.

Atatürk‘ün Venizelos ile kol kola girmesinin nedeni Yunanıstan‘ı küresel çetenin figüranı olmaktan kurtarmak içindir.Bazı haddini bilmezler bu durumu halen dahi yadırgamaktadırlar. Oysa Mustafa Kemal‘i bu yakınlaşması Küresel Çeteye karşı bir göz dağı vermektir.Biraz derin düşünülürse bunun bir sebebi olduğu görülecektir.Yunanistan yıllarca bu küresel çete tarafından Türkiye‘nin başına bela edildi.Mustafa Kemalin bu yaklaşımı içeride haddi aşan yaklaşımlar olarak görülse de, soğuk savaş döneminde çok stratejik bir davranış olduğu yıllar sonra anlaşılacaktır.

Vesayet ve hegemonya altında olunan bir ortamda liderlerin davranış biçimleri arasında hainlik aramamalı mahkumluk aramalıyız.

Yakın tarihten çarpıcı bir örnek verelim;

Doğan Güreş Paşa‘nın Genelkurmay Başkanlığı döneminde Amerikalılar tatbikat sırasında Ege’de bizim bir hücum botumuzu vurdular.Beş Subayımız Şehit oldu.Halbuki o füzenin ateşlenmesi için on üç ayrı  emrin sıra ile yerine getirilmesi gerekmekteydi.Biz bu olayı kaza diyerek geçiştirdik.Halbuki hücum botumuzun vurulması kasten olmuştu.Nedeni sonra anlaşılacaktı. O dönem Nato içindeki Türk Savaş Uçakları Kosova‘da Sırp Mevzilerini bombaladığı için tatbikat esnasında bu mukabeleyi yaparak intikam aldılar.Sonraki yıllarda Doğan Güreş Paşa “Bu işi fazla deşmeyin” diyerek konuyu kapatmıştır..İşte bu durum Vesayet ve hegemonya altında olmanın getirdiği davranış biçimidir.

Maalesef bizler bugün bu vesayet altında olmayı yeteri kadar anlıyamıyoruz.

Dehşet verici örneklerle devam edelim…

İnönü’nün kız kardeşi Seniha Hanım  (Abdürrezzak Okatan ile evli) hatıralarında şu ilginç bilgileri vermektedir.

Benim kardeşim (İsmet İnönü) kurmay subay olana kadar beş vakit namaz kılardı.Ne zaman ki kurmay subay oldu namazı bıraktı.Bir düğüne gitmiştik,bizi solonun bir köşesine oturttu.Siz görünmeyin bir köşede kalın dedi.Çünkü biz içki içmiyorduk.Bizi adeta düğünde saklayarak misafir etti…”

Bu yaşam biçimi ile yetişen İnönü’nün sonraki yıllarda ki sapmaları ,üstlendiği misyon gereği vesayet ve hegemonya altındaki davranış biçimidir.

Bir başka çarpıcı örnekle devam edelim…

Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziğinin çalınması ve icra edilmesi Mustafa Kemal döneminde yasaklandı.Ama buna rağmen Mustafa Kemal Türk Sanat ve Türk Halk müziğinin aşığı idi, kendisi özel olarak dinlemeye devam ediyordu.

Küresel çeteden gelen talimat böyle idi : Yasaklayacaksınız.

Gelelim vesayet ve hegemonya altında zaman zaman gündeme getirilen ve halen de güncelliğini koruyan başka bir konuya.

Ayasofya Meselesi…

Batı , Ayasofya’ nın aslına dönmesini ve kilise yapılmasını baskı yaparak dillendiriyordu.Biz ise onlar ,Ayasofya’Kilise yapmasınlar diye kaptıkaçtı bir Bakanlar Kurulu Kararı ile müze yaptık ki Kilise olmaktan kurtarılmıştır. Ayasofya‘nın Camiye dönüştürülmesi ise Türkiye‘nin tam bağımsızlığının ilanı olacaktır.Bütün bu yaşananları anlamak için özgürlüğün maliyetini ödemiş olanlardan olmak lazım gelir.

Vesayetin ne olduğunu anlamak için çok önemli örnekler vermeye devam edelim…

İnönü , İkinci Dünya Savaşı‘na Türkiye‘yi sokmak istememektedir.1930‘ardan itibaren konjektör gereği Alman yanlısı politikalar izlemiştir. Hitler‘in Avrupa hakimiyeti bunun bir sonucudur.Almanlarda ne oluyorsa biz ona adapte olmak durumunda kalıyoruz.Güç kimde ise vesayet onundur.

Cumhuriyet Gazetesi sahibi Yunus Nadi o yıllarda bir yazısında Hitler’i tenkit ettiği için hapse atılmıştı.

İngiltere ve Fransa‘nın Türkiyeyi savaşa sokma gayretlerine direnen İnönü  Amerika’dan gelen tehditlere aldırmadan  “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye’de içinde yerini alır” diyerek Rus vesayeti altına girmeyi yeğlemiştir.

Bu arada Türkiye “Cemiyet-i Akvam” bugünkü Birleşmiş Milletler’e katılmak istiyor. Türkiye‘yi zorda bırakmak isteyen Küresel Çete, hain bir planı devreye sokuyor ve Stalin’e Kars,Ardahan ve Boğazları istetiyor.

Her taraftan eli kolu bağlanan Türkiye’nin bir yerlere sığınması gerekiyordu. Nato‘ya girmek istiyor ancak alınmıyor.ikinci Dünya Savaşına katılmadığı ,ülkesinde “Demokratik rejim olmadığı , Milli Şef olduğu,tek parti ile yönetildiği …” gibi gerekçelerle Cemiyet-i Akvam‘a kabul edilmiyor.

Kuşatma altında bulunan Türkiye, bugünkü Birleşmiş Milletlere (Cemiyet-i Akvam’a) katılabilmek için “Demokratik rejim ve çok partili hayata geçme” kararı almak durumunda kalmıştır.Ne acır ki Nato’ya bizi alsınlar diye Kore‘de şehit verdik. Denilebilir ki, Nato’ya girebilmenin maliyetidir Kore Şehitlerimizdir.

(Devam edecek…)

İlhan Nezor

 

 

Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(2)

Hegemonya altında varlık mücadelesi veren devlet adamlarımız arasında “hain” aramamalı “mahkum” aramalıyız.Müstevlilerin,emperyalistlerin,Türkiye’ye karşı darbe girişimlerine engel olmak için yaptıkları takıyedir.

Örneğin,İsmet İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur Türkiye’de içinde yerini alır” ifadesi ile başlayan ve sonrasında da 19 Mayıs 1944 Nutku olarak bilinen  Rusya‘ya karşı yakınlaşma bir zamanlar milliyetçi ayaklanmaları  körüklese de aslında politika olarak yapılan bir takiyedir. Henüz “Hegamonik vesayet” zincirini kıramamış bir ülke konumunda idik.

Bu bağlamda İnönü‘nün “19 Mayıs 1944 Nutku” ile başlayan süreç taşların yerinden oynayacağının habercisi idi..Bu konuşma aynı zamanda Türk Milliyetçilerine karşı Rus yanlısı açık bir Manifesto niteliğindedir.Yıllardır ülkemizde hakim kalmış ve neredeyse tüm sıkıntılarımızın nedeni olan siyasi anlayışın temelini teşkil eden bir konuşmadır. Bu nutuktan sonra Türkiye‘de bırakın Irkçı söylemleri Milliyetçi en ufak tavırlar bile devlet eliyle linç edilmeye kalkışılmıştır. Rusya‘nın Almanlar karşısındaki galibiyetinden korkan İsmet İnönü o meşhur nutkunda adeta Orta Asya ‘yı elinde tutan Rus‘lara;Biz TURANCI değiliz’ ve bize de düşman olmayınız’ mesajı vermeye çalışmıştır. Türkiye‘nin yıllardır yürüttüğü şahsiyetsiz dış politikasının temeli işte bu hegemonya altında takiyye yapmak  anlayışların ürünüdür.

Alparslan Türkeş ve dava arkadaşlarının bu tehlikeyi sezdikten sonra ‘sudan çıkmış balığa dönen’ İnönü her konuda olduğu gibi ne yazık ki dış politika konusunda da milli çizgiden çıkılmasına ön ayak olmuştur. Bu nutkun devamında gelen ‘Turancı-Türkçü’ avı sonrası adeta Engizisyon Mahkemeleri kurulmuş  Türkeş ve arkadaşlarına selam verenler dahi tutuklanmış ve devletin despot rejiminden korkan gazeteler Türk milliyetçiliğine adeta savaş açmışlardır. İşte Türk ülkesinde Türkçülüğün hor görülmesinin nedeni Hegamonik vesayet altında bulunan ve takiyye yapmak zorunda kalan İnönü ‘ ye dayatılan uygulamalardır.

Bunları içerisinde en acı olanı da “Boraltan hadisesidir” 

Hegamonik baskı altında kalan Türkiye o dönemde tarihin en korkunç katliamına imza atmak zorunda kalmıştır.Cumhurbaşkanı Erdoğan  Başbakan sıfatı ile Meclis’te yaptığı bir konuşma da bu hadiseyi şöyle nakletmiştir.

CHP’nin on yıllar boyunca,üstünü örtmeye çalıştığı, unutturmaya çalıştığı bu olay maalesef gerek Türk,gerek Azeri tarihine acı bir olay olarak kazınmıştır.1945 yılında 146 Azerbaycan‘lı aydın Stalin zulmünden kaçıyor. Aras Nehri üzerinden Boraltan Köprüsü’nü geçiyorlar ve Türkiye‘ye sığınıyorlar.Azeriler öz gardaşlarının yurduna gelip öz gardaşları ile kucaklaşıyorlar. Stalin ,Türkiye‘den bu Azerilerin derhal iadesini istiyor.Dönemin CHP Hükumeti Aras Nehri’nin kenarındaki sınır karakoluna telgraf çekiyor ve mültecilerin iade işleminin gerçekleştirilmesini istiyor.Karakol Komutanı gözlerine inanamıyor.Emri defalarca teyit ettiriyor.Ancak Ankara’dan CHP Hükumetinden kesin ve net emir geliyor: Azerileri teslim edin...Durumu anlayan Azeriler Türk askerlerinin boynuna sarılıp yalvarıyor.’ Ne olur bizi teslim etmeyin,bizi burada siz kurşuna dizin,kendi toprağımızda,kendi öz gardaşımızın,kendi öz bayrağımızın altında bizi siz öldürün ‘ diyorlar. Ancak Ankara’dan gelen emir nettir.Karakol Komutanı çaresiz bu 146 Azeri kardeşimizi teslim ediyor. Boraltan Köprüsünü geçen Azeriler köprünün hemen karşısında Türk Askerlerinin,Türk Subaylarının gözleri önünde elleri bağlanmış olarak infaz ediliyor.Karakol Komutanı’nın bu elim manzara sonrasında intihar ederek canına kıydığı söyleniyor.Bu acı hadiseden geriye çok ama çok acı bir ağıdın dizeleri kalıyor.

Boraltan bir köprü/ Aşar geçer Arası
Yuğsan Aras suyuyla çıkmaz yüzün karası.
Düşman bekler karşıda önüne kattı beni
Can alınan çarşıda gardaşım sattı beni.
Dönüp seslendim geri,merhametsiz birine
Beni siz vursaydınız şu gavurun yerine…”

Bu acı hadise ile Rusya‘ya verilmek istenen mesaj “Biz Turancı değiliz” olmuştur.Azeri kardeşlerimizi gözlerimiz önünde kurşuna dizdirmek nasıl bir hegemonya altında oluşumuzun açık bir göstergesi değil midir?

Kuruluşunun ilk yıllarında On Üç milyon nüfusa sahip olan Türkiye,yetişmiş elemanlarını Çanakkale‘de şehit vermişti.Kalan nüfusun yüzde 90′ı kadın,çocuk ve yaşlılardan oluşuyordu.Dolayısıyla parasız , silahsız ekonomik verilerden uzak bir yaşam ,sadece Türkiye Cumhuriyeti ibaresini kurtarmak için Hegemonya ve vesayet altına girmeye mahkum edilmiştir.

Vesayetin ve hegemonya kurallarının nasıl uygulandığını görmek ve rapor etmek için de başta İngilizler olmak üzere batılı komiserler de ülkemizde cirid atıyordu.

Nasıl bir Hegemonya altında olduğumuza ve bu vesayetin ülkeyi yönetenlere nasıl sirayet ettiğine çok çarpıcı ve içimizi yakan bir başka örnekle bu bölümü bitirelim;

Ahmet Süreyya Örgeevren, 1960′ lar da Dünya gazetesinde yayınlanan hatıratında, duruşmalar esnasında yaşanan ilginç ve trajik olaylara yer veriyor.

Bir gün mahkemeye kara yağız, yiğit bir Kürt genci getirdiler. Hakimler sorguya çekti. Türkçe bilmediği anlaşılınca, hakimler danıştılar ve delikanlının idamına karar verdiler…”
Mahkemenin idam gerekçesi dehşet vericidir: Türkçe bilmeyen bir kimseden bu memlekete hayır gelmeyeceğinden idamına…” “Hemen o gece çocuğu götürüp astılar diyor.
Baş savcı, daha sonra bu olayın etkisinden kurtulamadığını anlatıyor: “Dağkapı’da Yalova adlı küçük bir otel vardı. Orada kalıyordum. Uyur uyumaz, o Türkçe bilmeyen çocuk rüyama girerek boğazıma sarıldı ve Türkçe, niye beni bıraktın beni idam ettirdin? diye tehdit etti. Sabaha kadar bu hal iki-üç kere tekrarladı. Deliye dönmüştüm…”
 

Sabahleyin, mahkemeye gittim ve hakim arkadaşlara dedim ki, ‘Birader, Türkçe bilmeyenleri asarsak tüm-Diyarbakırlıları, hatta tüm doğuluları asmamız lazım. Biz buraya suçluları cezalandırmaya geldik.’ Rüyada başıma gelenleri onlara anlattım.

Mazhar Müfit ve Öteki hakimler, ‘sen karışma, bu bizim işimizdir’ dediler. Bende savcı’lığımı ileri sürdüm, aramızda münakaşa ağız kavgasına kadar ilerledi. Ben ve onlar şifre ile durumu Ankara’ya bildirdik. Bir hafta sonra şu telgrafı aldım:

“Ahmet Süreyya Bey, Diyarbakır İstiklal Mahkemesi Baş Savcısı:
“Gayemiz, Kürtlerin ve Kürtçülüğün kafasının ebediyen ezilmesidir. Hakim arkadaşlarınla anlaş. Gözlerinden öperim.”  (Başvekil İsmet İnönü)

Artık hiç kimse Türkiye‘nin uzun yıllar özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi verdiğini söyleyemez.Eğer bu ülkede “ Türkçe bilmediği için memlekete hayrı olmayacağına ve idamına …” hükmeden mahkeme kararları var ise ki olmuştur,  nasıl bir  Hegemonya ve baskı altında olduğumuz görülmektedir…

(Devam edecek…)

İlhan Nezor

 

 

 

Çılgın Türklerin çılgın Planı..!

collage

Yaşam kültürü ve medeniyeti açısından gıpta ile izlenen ve tarihteki haklı yerini alan “Türk-İslam Düşünce Sistemi” ehil olmayan ellerde adeta bir Nefret Tarikatı’haline getirilme çabasındadır.

Oysa , tarihimizde iz bırakmış bütün gönül erleri sevgi ve muhabbet tohumları ile gönüllerde ve gök kubbede hoş bir seda bırakmıştır.Aradan asırlar geçmesine rağmen hala içimizde aynı aşk ve heyecanla yaşamakta ve ışık kaynağı olmaya devam etmektedirler.

‘İncinsen de incitme,ne ararsan kendinde ara’ diyerek 800 yıl öncesinden seslenen Hacı Bektaş-ı Veli,

‘Aşk’a uçarsan kanatların yanar’ diyen Sadi Şirazi,

Aşk’a  uçmazsan kanat neye yarar ‘ diyen Mevlana;

Aşk’a varınca kanadı kim arar’ diye bir Yunus Emre,

Daha saymakla bitiremeyeceğimiz “gönül mimarlarının” yerini artık “patolojik” birer vakıa haline gelen ve bulundukları her platformda kendi “medeniyet bilinci” ve “mensubiyet şuurundan” uzaklaşmakla “Limbik Sistemlerinin” tahrip edildiği ve “amigdalası” alınmış bir kobayın daha önce tepki gösterdiği şeylere tepkisiz kalarak “duygu körlüğü” yaşadığı,sözüm ona siyasetçilerin meydanlarda olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz.

Dolayısı 24 Haziran arefesinde gelinen süreci ve yaşanan olayları tarih şuuru içerisinde değerlendirmek bizi doğru hedefe kilitleyecektir.
Bazen yazılarımda bir iddiada bulunur ,buna mukabil “hayalperstlikle” suçlandığımız olmuştur.
Ne idi o iddiamız?
Demiştik ki ‘Dünya artık yeni bir doğuma gebedir ve bu doğumun sancıları Anadolu topraklarında başlayacaktır…’

Eski bir Çin öyküsü ne demek istediğimizi sanırım anlatmaya yetecektir.
Bir zamanlar bir Çin soylusu,zamanının en önemli bilim adamlarından müteşekkil üç kardeş Otacı‘dan (Bitki bilimci) en küçüğüne,aralarında hangisinin üstün olduğunu sorar.

Küçük Otacı cevap verir;

‘En büyük ağabeyim hastalıkların ruhunu görüp , daha ortaya çıkmadan yok ettiği için şöhreti evinin duvarlarından dışarı çıkmaz.

Ortanca kardeşim,hastalıklar ortaya çıktığı anda yok eder.Bu nedenle onun şöhreti yaşadığı mahallenin dışına çıkmaz…

Bana gelince ,ben damarları açar ,şuruplar hazırlar,masaj yaparım.Bu nedenle şöhretim her yere yayılır.Şimdi ben size sorarım hangimiz daha üstündür?’ 

3 Kasım 2002‘de başlayan Ak Parti  Çıraklık , Kalfalık ve Ustalık dönemini tamamlamış ve şimdi de Otacı dönemine adım atmıştır.Artık yapılması gereken şey eldeki gücü minimum kullanım ile maksimum başarıya ulaştırmaktır.

Yani damarları açmak, şuruplar hazırlamaktır...

Türkiye bugün bu aşamaya gelmişken, yani dünyanın on büyük devasa projelerinin altısına imza atarken ne acıdır ki , tarihte kurduğu 16 İmparatorluk ,onlarca devletin  yıkılışını ya kendi evlatları eli yapmış yada yıkılışına yardımcı olma özelliğini halen sürdürebilmektedir.

Bu durum ne acıdır ki, bu toprakların kaderi olagelmiştir.

Türk siyasi yaşamını kökünden değiştirecek bir seçim arefesindeyiz.Yeni yetme “Çılgın Türklerin” çılgın  açıklamalarına şahit olmaktayız.Yaptıkları açıklamalar seçim vaadlerinden öte ayrıştırıcı,kutuplaştırıcı bir hal almıştır.Yürürlükte olan projeleri durduracaklarını,bunların zaman kaybı olduğunu,israf olduğunu daha da ötesi girdiği her seçimde halkın teveccühünü alarak erkini koruyan Tayyip Erdoğan‘a karşı kin ve nefretlerini kusmaktadırlar.

Ankara’da, Avrupa Birliği Büyükelçileri ile iftarda bir araya gelen CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, büyükelçilerin kendisine, “Cumhurbaşkanı seçilirsen Erdoğan’ı yargılayacak mısın?” diye sorduğunu dillendirmektedir.

Öte yandan Meral Akşener‘ de aynı dili kullanıp seçilmesi durumunda gerekirse bir kanun çıkaracağını belirterek “Herhalde Tayyip Bey ile çevresi müebbet alır, hapishaneden çıkamazlar.”  diyebilmektedir.

Bütün bu açıklamalar acaba muhtemel bir seçim kazanılması durumunda olacakların habercisi değil mi?

Muharren ince‘nin meydanlarda “Ben adil bir yargı sistemi kuracağım, O adil yargı Erdoğan’ı yargılar mı yargılamaz mı orasına karışmam!” ifadeleri bir üst aklı adres göstermiyor mu?

Yani bu şu anlama gelmektedir “Erdoğan’ı yargılayacağız, siz rahat olun” denilerek bir yerlere mesaj verilmektedir.

Güçlü liderlerin bir şekilde uzaklaştırılmasının bedelinin nasıl ödendiği aşikarkır.

Biz burada Saddam sonrası Irak‘ı, Kaddafi sonrası Libya‘yı , Muhammed Mursi sonrası Mısır‘ı anlatacak değiliz…

Peki neyi anlatacağız..!

Türk devlet mitolojisinde  önemli bir yeri olan,Türk Milleti‘nin genlerine işlemiş çok önemli bir töreden bahsedeceğiz…

Şimdi sıkı durun..! Kısa bir tarih yolculuğuna çıkalım.

Türkler, devleti yönetme yetkisinin Tanrı tarafından verildiğine inanırlar. Bu yönetme hakkına ise ‘Kut’ denilir. Kut, kan yoluyla geçtiği için hükümdarın kanını taşıyan tüm erkek çocuklarının da yönetme yetkisi bulunur.

İslam öncesi Türk devletlerinden itibaren başlayan Kut anlayışı, İslamiyet’in kabulünden sonra da, Osmanlı Devleti‘ne kadar devam etmiştir. İslamiyet’ten önceki Türk devletlerinde de yönetim her zaman aynı ailede yani hanedanda kalmıştır. Tanrı’nın verdiği yönetme yetkisini başka bir aile kullanamadığı için başka hanedanlar devleti yönetemez.Türk yönetim tarihinde kağan ve hükümdarlarının kullandığı ad ve unvanları “Kut” anlayışı ile bağlantıları bakımından önemlidir. Örneğin, Türk tarihinin önemli liderlerinden Mete‘nin unvanları; ‘Tanrı-kut’ ve ‘İdi-kut’; Göktürk kağanının unvanı ise ‘Kutlug Beg’dir.

İslamiyet’in kabulünden sonra da “Kut” anlayışı değişmemiştir. Bu anlayış Osmanlı Devleti‘n de de devam etmiştir. Devletin kuruluştan yıkılışına kadar yöneten hanedan Osmanoğullarıdır. Kut, hem halk hem de ordu üzerinde etkili olan bir anlayıştır. Hükümdarın yetkilerinin Tanrı tarafından verildiğine inanan bir halk ve ordu, daima hükümdarının yanında olmuş ve hanedandan vazgeçmemiştir.

Kut anlayışının olumsuz yönlerinden biri ise, tüm hanedan üyeleri Kut‘a sahip olduğu için, hepsinin tahtta hak iddia etmesiydi. Kendisine askeri ve siyasi olarak güvenen hanedan mensupları, taht kavgalarına girebiliyordu. Bu da Türk devletlerinde iç savaşa ve bölünmeye neden olabiliyordu.

Bu kısa bilgiyi neden verdik?

Tarih boyu yönetim ve hükümranlığın Tanrı tarafından verildiği inancı ile perçinleşen bir yapı da bile zaman zaman haince başkaldıranlar olmuştur.Binlerce yıllık Türk Tarihi‘n de ortaya çıkan isyanlar da hiçbir zaman “ülkeyi yöneten hanedan” direkt hedef alınmamıştır.

Örneğin,Selçuklu zamanında çıkan isyanlar, devletin politikalarına yöneliktir. Hanedan ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Osmanlı Devletin de çıkan isyanlarda da benzer durumlar görülür. Mesela ,Celali İsyanları bozulan ekonomiye ve taşra’da ki yöneticilerin yaptıkları haksızlıklara bir başkaldırıdır. Osmanoğulları‘nı tahttan indirme ya da başka bir yönetim şekline geçme gibi bir amaç asla yoktur.

Yeniçeri İsyanları’nda da hedef aynıdır. İsyan edilen kişi bir şahıstır, aile ya da hanedan değildir. Zaman zaman padişahları öldürecek kadar ileriye giden Yeniçeriler, öldürdükleri padişahın yerine, aynı aileden başka bir kişiyi tahta çıkarmışlardır. Bu da, Kut Anlayışının toplumun her kesimi tarafından nasıl sahiplenildiğinin ve kabul edildiğinin bir göstergesidir. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen Kut Anlayışı günlük hayatımızın halen bir parçasıdır. Bayram Kutlamak, Doğum günü Kutlamak gibi eylemlerdeki asıl fiil olan Kut, binlerce yıl öncesinden gelen bir geleneğin sonucudur.

Görüldüğü gibi Türkler’de ihanet etmenin bile (tabir yerinde ise) bir ahlakı vardı.

En haini bile asla devleti hedef almamış , sadece düzene karşı olmuş , gördüğü haksızlıklar karşısında isyan etmiştir.

Bugün İmparatorluk ve hanedanlıktan uzak demokratik bir rejimle idare ediliyoruz.

Netice olarak denilebilir ki,Türklerin tarihinde yönetim şekli ne olursa olsun liderler hedef alınmamış,çeşitli haksızlıklar karşısında merkezi idare sarsılmayacak şekilde isyanlar başlatılmıştır.

Çünkü Türkler “Baş”a bağlı bir millettir.

Dolayısıyla sadece Erdoğan’ı  “Baş” ı devirmek üzere kurgulanan siyaset, daha dün Yugoslavya‘nın başına gelen felaketin habercisi olacaktır…

Yugoslavya parçalandığı zaman halka bunun nasıl olduğu sorulmuş ‘ Biz akşam dizi seyrediyorduk, olup bitenden haberimiz olmadı’ cevabını vermişler.

Bugün Siyaset Arenasında  ve meydanlarda oynanan dizileri seyretmeye devam edersek bir gün ‘ Ne oldu Türkiye’ye böyle ? ‘diye sorulduğunda ‘ Valla biz akşam ailece dizi seyrediyorduk,sabah kalktığımızda ülkemizi parçalanmış bulduk’ mu diyeceğiz.
Allah muhafaza…

Vesselam…

İlhan Nezor

 

 

 

Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(1)

Siz, ne kadar düşünce ve fikir özgürlüğünden bahsederseniz bahsedin, Türkiye‘de “yazmak” kadar zor bir iş yoktur. Yazdıklarınız eğer kafa karıştırmıyor ise “kafası karışık muhataplarınız” yok ise yazdıklarınızı yayınlamadan çöpe atmanız daha uygun bir davranıştır.

Biz de, bu hatırlatmayı yaparak uzun soluklu bir yazı dizisine başlayacağız. Bakalım kelime dağarcığımız bizleri hangi limana doğru sürükleyecek.

Gemileri yakacağımız son liman” neresi olacak hep birlikte göreceğiz…

Dönüşü olmayan bir nehirden yola çıktık…

“Dünyanın her köşesinde özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ gibi sözcükleri biz bağırdık; budala papağanlar da bu oltamıza takıldı. Bu kelimeler daima Yahudi olmayanların refahını kemiren, her tarafta sulhu, suküneti, dayanışmayı yok eden Yahudi olmayanların bütün müesseselerini tahrip eden mahvedici kurtçuklar oldular. Gerçekte eşitlik yoktur.
Böylece, Yahudi olmayanların aristokrasisini yok etme olanağına kavuştuk. Onun yerine, bizim; para ve eğitim temeline dayanan kendi aristokrasimizi kurduk. ‘(Siyon Protokolleri no:1)

Hayatım boyunca içi boşaltılan, Özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ kavramlarından nefret etmişimdir. Çünkü, bu kavramları savaşçı edasıyla kullanan içimizde bunca sosyopatlar olunca “gözlerine bakıp ciğerlerini muayene” etmeniz de bir o kadar anlamlı oluyor. Sosyopat dudaklardan dökülen bu manidar cümleler anlamını yitirdiği gibi felsefi ve sosyolojik bağlamda da tartışma konusu olmuştur. Seküler Baronların kontrollü stratejik gerilimin izdüşümleri ile hareket eden bu güruh “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” gibi kavramlara “budala papağanlar” gibi sahip çıkmaya hala daha devam etmektedirler.

Cumhuriyetimizin derin analizini yapmaya başlıyoruz

Bahsedeceğimiz konular yürekli insanlarımızın dile getirebileceği belgegeçerlerdir. Elbette yarası olanlar gocunacaktır. Milliyetçi duygularımız “Söz konusu vatan ise gerisi teferruattır”  hatırlatmasını yapmaktadır.

Önce sıkça dile getirilen ve yaklaşık yüz yıldır her platfomda tartışılan kavramlar üzerinden analiz yapalım…

Cumhuriyet,siyaset,demokrasi ve politika

Aralarındaki farklar nelerdir..?

Siyaset ve politikayı neden karıştırıyoruz?

Demokrasi ve Cumhuriyetin anlamını yitirdiği noktalar neresidir?

Cumhuriyet Arapça bir kelime…Cumhur “Halk” demektir…Bu anlamda kullanılır…Bir yeri kimin yöneteceğini halkın belirlediği yönteme Cumhuriyet denir…Demokrasi ise, nasıl yönetileceği ile alakalı sorunun cevabıdır...Demokrasi daha çok hukukla alakalıdır…Devletin yönetim hukukuİdare hukuku...Şahsın hukuku…Yani seçilen şahsın üstünlüğü değil…Seçen şahsın üstünlüğü de değil…Hukukun üstünlüğü…Seçen de seçilen de Hukuka tabidir…Buna demokrasi deniyor…Genel anlamda “Hukukun muhtevasıdır…”

Hitler’in de kanunları vardı…Neron‘un da kanunları vardı…

Hukuk,kanun,adalet ayrı ayrı şeylerdir…Kısaca Cumhuriyet,kimin yöneteceğine,kimin yönetileceğine halkın karar verdiği uygulamanın adıdır…Demokrasi de nasıl yönetileceğinin cevabını veren kurumun adıdır…Siyaset,her şeyin siyaseti vardır…Siyaset sadece particilik demek değildir…Bir babanın evde siyaseti vardır..Bir öğretmenin sınıfta siyaseti vardır…Bir işverenin iş yerinde siyaseti vardır…Siyaset bir tavırdır…Bir yöntemin adıdır…Yürütülecek stratejidir…

Politika bazen kötü anlamda kullanılır…Ama bir noktaya gideceksiniz o noktaya gitmek için takip edeceğiniz strateji siyasettir…O noktaya varabilmek için yapacağınız uygulamalara da Politika denir…Bu siyasetin bu stratejinin politikası ne olacak ? Olumlu anlamda böyledir…Politika taktiktir,siyaset stratejidir…Örneğin,İslam siyasetinde şu vardır : “Hedef meşru olacak,yürüdüğün yol ve uyguladığın yol da meşru olacak…” Dolayısıyla meşru bir hedefe gayrı meşru usullerle gidilemez…

Bu bilgiler ışığında Cumhuriyetimizin kuruluş aşamasından bu güne kadar yapılmak istenen nelerdir…? Geçmişte olduğu gibi “vesayetik hegemonya” altına mı alınmak isteniyoruz..? Özgür müyüz yoksa Hegemonya altında mıyız..?

Özgür müsünüz yoksa hegemonya altında mısınız? 

William Shakespeare’in ifadesi ile “Olmak yada olmamak,bütün mesele bu..”

Şu paragrafın altını çizerek ve tarihe not düşerek söylüyoruz;

Vesayet altında isek özgür değilsek halk olarak yöneticiler olarak neyi nasıl yapacağımız hususunda kendi kararımızı biz almıyorsak,alamıyorsak,kararı alıp uygulamayı bize bırakmayan güçler bizi hegemonya altına almışlarsa orada herkes çok yüzlüdür.Ve orada herkes takıyye yapmak zorundadır.”

Cumhuriyet tarihimiz boyunca sağcısı solcusu ,alevisi sunnisi ,ilericisi gericisi takıyye yapmışızdır…Yapmak zorunda bırakılmışızdır…Kendimiz gibi olmamız mümkün değildir….Çünkü vesayet altındasınız….

Dolayısıyla üzerinde durulması gereken konu özgür müsün değil misin?

Dünya iki temel gücün çatışmasına şahittir…

Birisi ‘bütün insanlığı birbiri ile çatıştırarak,öldürerek,halkları kendi içlerinde çatıştırarak,sömürerek,çatışma üzerine hükümranlık tesisi etmiş küresel tapınakçı Şambala Çetesi.

Diğeri de ‘Aydınlanmanın yegane kaynağı Horasan Medeniyeti.

Dünya bu iki gücün çatıştığı yerdir. Şambala kan beslenen bir üst akıldır.Bu aklın vatanı,devleti,milleti yoktur.“Tanrı benim..!” anlayışıdır dayandığı teori.”Ben ne dersem o olur.” Bütün ülkelerin hatta bir zamanlar Türkiye‘nin medyasında,siyasetinde,bürokrasisinde , finansında,askeriyesinde örgütlenmiş bir çete idi.Şu anda da dünyanın canını acıtan bu çetenin uygulamalarıdır.

Buradan hareketle Osmanlı bu vesayetin altına girdi…

Özellikle 1799 dan sonra 1800 lü yıllar da Osmanlı bu küresel çetenin hegemonyası altına girmek zorunda kaldı…Çünkü,geri kalmıştı…Yanlışlıklar yapmaya başlamıştı.“Tanzimat Fermanını ” nı biz mecburen ilan ettik. Tanzimat “Hegemonyayı” kabul etmektir.”Devletimiz yıkılmasın” diye hegemonyası altına girdiğimiz ülkelerin bize dayattıkları argümanları yasalaştırmak için.Tıpkı bugün AB uyum yasalarını nasıl ki yasalaştırma mecburiyetimiz var idi ise Osmanlının zayıfladığı dönemde Tanzimat ile yapılmak istenen de budur.

Sultan Abdülaziz’i İngilizlerin Osmanlı’da ki ajanları öldürttü…Neden..? Çünkü , Sultan Abdülaziz , dünyanın en büyük donanmasını kurmaya karar vermiş ve uygulama aşamasına getirmişti.

Bu düşünce ,onun şehit edilerek saf dışı edilmesine neden oldu.’1839 İngiliz Ticaret Antlaşmalarıyla’ İngilizlere dünyanın en büyük kapitülasyonlarını verdik ve İngiltere‘nin çok ciddi ‘hegemonyası’ altına girdik.Ali Paşa,Fuat Paşa,Mithad Paşa dönemleri bunun bir örneğidir.

Peki bu dönüşümü nasıl yaptılar..?

“Biz tanrıyız” diyen Şambala‘nın bir özelliği vardır. Şambala karşımıza düşman olarak gelmez.”Senden görünür sana mensup olur ve kendisine dönüştürür.” Mesela bugünkü Daeş‘in Tanzimat‘taki temsilcisi Ali Süavi’dir. Bir çok kimse onu “İslamcılığın ilk Şovalyesi” olarak bilir.Oysa kendisi tamamen bir ‘İngiliz hayranı ve ajanıdır.

Said-i Nursi, ona ‘müfrit müslüman’ diyor.Bugünkü dile tercüme edersek “Radikal İslamcı” demektir…İşte bu “İslamcı” kılıklı İngiliz ajanı , ‘Bab-ı Ali’yi’ basıp insanları öldüren ve Abdülhamid‘i tahtından eden olayları fitilleyen birisidir.

Abdülaziz‘den sonra Abdülhamid iktidara gelmek için ve ileride iktidarını muhafaza edebilmek için, İngiltere ile müttefik olmak zorunda idi ve ‘Kraliçeyi’ davet etmiş ve nezaketen ‘elini öpmek’ zorunda kalmıştır.Çünkü iktidara gelebilmesi için böyle bir zaruret var idi.İngiltere hegemonyası altına girmiş idik ve bu şekilde iktidar güçlü olur kanaati o günlerde başlamış idi.

Bu öyle bir hegemonyadır ki Padişah Mehmed Reşad  bile ‘mason’ olmak zorunda kaldı.Neden..? Çünkü, dünyadaki mason örgütlerinin Osmanlıya destek vermelerini sağlamak amacı güdüyor idi.

İhsan Süreyya Sırma‘nın kitaplarını okuyanlar ‘Ajan İngiliz Misyonerleri‘ adlı risalesinde şöyle bir bilgiye rastlayacaklardır;

“Osmanlı son dönemlerinde , Papazı bilmeden farkında olmadan kedisine Şeyhülislam yapmıştır…”

Netice olarak, yaşanan bu hadiseler Osmanlı‘nın ‘vesayet altına girmiş bir devlet’ olduğunu ortaya koymaktadır.Oysa bu hegamonik yapı içerisinde Sultan Abdülhamid‘in bütün maksadı Osmanlı’yı yıkılmaktan kurtarıp,mecalli hale getirip devam ettirebilmek için zaman kazanmaktan ibaretti.

Hala öyleyiz…Yani aynı durumdayız…

Bu “vakit ve zaman kazanma” işi Mustafa Kemal‘de de vardı…İnönü‘de de vardı …Adnan Menderes‘te de vardı.Ve bugün ,Tayyip Erdoğan’da da olmuştur.Bizi yıkmasınlar diye biraz sabırlı davranmak ve zaman kazanmak. Dedik ya, “bütün mesele olmak yada olmamak”

Bu çırpınışları veren devlet adamlarımızın, Türk dünyasına yönelik gelişmeleri görüldükçe “İngiliz aklı” devreye giriyor ve “Tanrı biziz” diyen “Şambala Çetesi” hemenHorasan ekolüne” karşı savaşını başlatıyor.

Sultan Abdülhamid,Tıbbıye,Mülkiye,Harbiye,Sanayi Mektepleri,Demiryoları başta olmak üzere müthiş bir kalkınma hamlesi başlatınca bunu fark eden güç, Türkiye‘de ki ‘İslamcı’ kılıklı ajanları vasıtasıyla derdest edildi.”Hareket Ordusu” aslında “Abdülhamid’i kurtarmak” için geliyordu.Medrese talebeleri,Alaylı Subaylar devirdiler Abdülhamid‘i.Yani o günün Daeş‘i yıktı denilebilir: Ali Suavi gibiler

Sonra ne oldu..? Birinci Dünya Şavaşına girdik ve mağlup olduk. “Lozan andlaşması” bizim için “Birinci Dünya Şavaşının” bitişidir. Lozan ne hezimettir ne de Zaferdir.Bu konu hep yanlış değerlendirilmektedir.Bir vatan coğrafyası ve bir devlet tabelasını kurtarabilmek için verilen mücadelenin adıdır Lozan.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kim ne derse desin “İngiltere Hegemonyası” altında kuruldu. Lozan‘da ki büyük başarı şudur:”Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet ve Türkiye diye bir vatan coğrafyasının kurtardık.”

Sonuç: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yöneticileri arasında hain aramayın,mahkum arayın.

Mustafa Kemal‘de mahkumdur… İnönü’de mahkumdur…Menderes‘te mahkumdur…Tayyip Erdoğan‘da mahkum olmak zorunda bırakılmıştır…

Tam bu noktada “ağır ifadeler” kullandığımızı söyleyenler olacaktır.

Tarih Babaya baş vuralım bakalım bize neler anlatacak…

Yıl 1924 Cumhuriyet ilan edilmiş meclis kurulmuş,devletimiz tamam,anayasamız da var. Kanunların yazılması icap eder…

Bir Celal Bayar hatırası; nakleden de Bayar‘ın yakın dostu, 1937 yılının “Maliye Müfettişi” görevlerinde bulunan Burhan Ulutan.

Bayar  anlatıyor, “Teşkilat-ı Mahsusa‘dan iki arkadaş bana geldi ve dedi ki ‘Celal Bey,devlet iflas etmiş durumda.Biz şu Ahilik teşkilatını,Ahilik çalışmasını tekrar tatbikata koyalım.Bunu git Mustafa Kemal’e söyle.’ Durumu Gazi‘ye anlattım.Arkadaşların böyle böyle bir teklifi var dedim … Atatürk bana dedi ki; ‘Celal çok doğru.Ama bu teklifi sakın kimseye söyleme,bunu geliştir.Celal,tam istiklalimizi sağlayıncaya kadar bu fikrini kimseye açma.” dedi.

Bu sözler konuşulduğunda yıl 1924‘tür.Yani öyle zannedildiği gibi tam istiklal ve bağımsızlık sağlanmış değildir…Türkiye Hegemonya altındadır.

Bu konuyu teyit eden başka bir anı ile devam edelim…Dünya çapında genel kabul görmüş “Hukuk-i İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu” adlı eserin yazarı büyük İslam Alimi ve aynı zamanda Hukukçu olan Ömer Nasuhi Bilmen bir anısını şöyle nakleder.

Bir gün Mustafa Kemal bizi,ulemayı,alimleri çağırdı.Bize dedi ki ‘anayasa yazacağız.Kanunları yazın.Hepimize de ayrı ayrı başlıkları taksim etti.’ Aradan bir kaç ay geçti…Mustafa Kemal bizi çağırdı…Hiç birimiz bir şey yazmamıştık.”

İsviçre‘den,İtalya‘dan,Fransa‘dan çeşitli kanunları kendimiz yazamadığımız için aldık.

Durum bugünde aynıdır…Şu anda niye anayasa yazamıyor isek,o gün de kanun yazamıyorduk.Neden çünkü ,medeniyetimizi yok etmiştik.Batı medeniyetinin mensubu olmuştuk. Medeniyet bilincimizi tahrip ettiğimiz Tanzimat’a mecbur bırakılmıştık.Bu nedenle şu an için Türklerin kendi anayasalarını yazmaları başlı başına bir devrim olacaktır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ki bu “hegemonya baskısını” anlamak için Mustafa Kemal ve İnönü dönemlerinde Nuri Demirağ’ın yerli uçak yapma teşebbüsünü ve 200 uçağı ihraç edilişini (Danimarka,Hollanda vs),sonra da kendi ürettiği uçakların Türkiye Cumhuriyeti tarafından satın alınamayışının , alınmasının engellenmesinin hikayesini bilmek zorundayız.

Ne acı bir durum..!

Kendi ürettiğiniz uçakları kendiniz satın alamıyorsunuz..!

İşte bu durum “vesayet ve hegemonya” altında kurulan bir Cumhuriyetin tam bağımsızlığını elde edemeyişinin bir göstergesidir.

Yakın dönemden bir örnekle bu bölümü bitirelim.

Çağdaş yaşamcı Türkan Saylan ne demişti “Bu memlekette bizim istemediğimiz hiç bir şey gerçekleşemez.Ne olacağına biz karar veririz.Çünkü biz asılız…”

Peki bu gücü nereden alıyor Saylan…

İşte bahsettiğimiz Hegemonya,vesayet ve “Tanrı Biziz” diyen Şambala Çetesinden…

Devam edeceğiz…

İlhan Nezor