Kantura’nın Çocukları (2)

kaşık

Üzerinde bulunan iki satırlık bir yazı ile Türk tarih araştırmalarını alt üst edecek bir “kırık kepçenin” neden bu kadar önemli olduğu üzerinde duracağız.

“Issık Kurgan” da bulunan “kırık kepçe” üzerindeki yazılarla Göktürk alfabesine benzerliği ile dikkat çekmişti.Yapılan tüm araştırmalar bu eserin bozkır kültürüne mensup Türk veya en azından Türklerle akraba (ya da Türkleşmiş) bir kavim tarafından yapıldığına işaret ediyordu.
Çok farklı yorum ve biçimlerde okunan yazının bugün genel kabul görmüş okunuş şekli şöyledir;
KHAÑÇIÑA ÜNEDİ UK
“OLDIÑI GEKİR-ÇEGİ ÖÑ TOLIÑ BEK(y)Ñi İÇDİSİÑ”.
Anlamı:
Kañçıña ünledi işttiğini (anladığını);
“Dolduğunda boğazı, önce dolan beyni; içsin”
Tam çeviri:
Kañçıña işittiğini seslendi ki; (rivayet etti ki;)
“Boğazı dolmadan önce beyni dolu olan (bu kaşıkla) içsin
Bir de şöyle olabilir:
Kañçıña ünedi! İşit! (anla!);“Boğazı dolmadan önce beyni dolu olan (bu kaşıkla) içsin”

Buraya tekrar dönmek üzere bir nokta koyalım.
Bundan sonra anlatacaklarımız ve yapacağımız analizler her ne kadar konu bağlamından uzaklaşılmış gibi gözükse de “bam” telini oluşturacaktır.
Tarih, milletleri ve devletleri yazar. En çok da Türklerden bahseder. Ünlü bir bilim adamının dediği gibi, “Tarihten Türkleri çıkarırsanız ortada tarih diye bir şey kalmaz.”
Araplar, Türkler için “Benî Kantura” yani “Kantura Oğulları” tabirini kullanmışlardır. Hz. Peygamber’in birçok hadisinde “Kantura Oğulları” tabiri geçmektedir. Bunun yanında Hz. Peygamber  “Türk” kavramını da açıkça kullanmıştır. Bir hadisinde “Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin” şeklindedir.
Buradan hareketle Atatürk‘ün birinci bölümde girizgah yaptığımız ve 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130.toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmayı tekrar hatırlayalım ;
” Efendiler,Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Yâfes’in oğlu olan kişidir.”
Atatürk‘ten sonra belki de Türklerin seceresi konusunda en geniş araştırmayı yapmış olan Prof Zekeriyya Kitapçı‘nın  “Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler” isimli eserinden notlar aktaralım:

Söz konusu eserde , Peygamber Efendimiz‘in Türkler hakkında aktarmış olduğu bilgiler şöyledir;

“Rivayete göre, Hz. İBRAHİM A.S.‘ın KANTURA adında bir eşi daha vardı veya TÜRK prensesi Kantura ile evlenmişti. Bu mübarek kadın TÜRK boylarının anasıdır. Peygamberimiz S.A.V., TÜRKLER’den “KANTURA OĞULLARI” diye söz ederdi. Hatta bu sebepten 9. Asırda müslüman olup halife etrafına toplanmaya başlayan TÜRKLER, soyları sorulduğunda, “Babamız İBRAHİM, amcamız İSMAİL” derlerdi!…

Peygamber efendimizden nakledilen hadislerle de sabit olan bu konuyu şu şekilde inceleyebiliriz : Babamız Hz İbrahim AS, eğer bir TÜRK prensesi olan Kantura validemiz ile evlendiyse, Türkün tarihi daha da öncelere uzanmaktadır.

İşte Türkler hakkındaki bazı hadisi şerifler:

Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre; bir defasında Hz. Peygamber’in huzurunda el-Acem; yabancı kavimler konuşuldu, onların durumları dile getirildi. Hz. Peygamber bu münasebetle buyurmuşlardır ki; “Onlarla veya onlardan bazıları ile birlikte olmam benim için, sizlerle veya sizlerden bazıları ile birlikte bulunmamdan daha güvencelidir” (et-Tirmizi, Sünen-i Tirmizi)

Ebu Hüreyre’den rivâyet edilen bir diğer hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur; Sizler Huz ve Kirman’da çekik gözlü, yassı burunlu, kırmızı benizli ve yüzleri örs üstünde dövülmüş ve derilerle kılıflı kalkanlar gibi heybetli acemler’le çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır(el-Buhari, IV, s.156)

Birçok tarihi kaynakta, Arapça’da yabancı anlamına gelen acem’lerden maksadın Farslılar ve Türkler olduğu, ikinci hadisteki acemlerden maksadın ise tamamıyla Türkler olduğu zikredilmiştir.

Ebû Hüreyre’den rivayet edilen bir başka hadiste Hz. Peygamber iki parmağını birbirine sürterek aynen şöyle buyurmuştur;Kıyamet kopmadan önce sizler çarık giyen bir kavim (Türkler)le mutlaka çarpışacaksınız(El-Buhari, Sahihu’l Buhâri, IV. S.156-157)

Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre; Hz. Peygamber buyurmuştur ki; “Sizler küçük çekik gözlü, kırmızı benizli, yassı burunlu, yüzleri sanki örs üstünde dövülmüş ve üzeri derilerle kılıflı kalkanlar gibi sağlam bir kavim olan Türkler’le çarpışmadıkça, kıyamet kopmayacaktır. Yine sizler, kıldan örülmüş çarıklar giyen bir kavimle (Türklerle) çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır” (el-Buharî, Sahihu’l-Buhari, Mekke, 1376. VI.s.35.)

Abdullah İbn Mesud’dan rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur; “Türkler size dokunmadıkça sakın siz de Türklere dokunmayınız. Çünkü, Allah’ın ümmetime vermiş olduğu bu mülk ve saltanat nimetini ilk defa bu Kantura oğulları onların elinden çekip alacaklardır”(Et-Taberani, el-Mu’cemü’l-Kebir, X. s.181. Es-Suyûti, Hasâisu’l Kubrâ, II. S.434.)

Huzeyfe b. El-Yemanî’den bildirildiğine göre, Peygamber şöyle buyurmuşlardır; Yakın gelecekte Kantura Oğulları Irak ahalisini Iraktan çıkaracaklardır. Sanki ben bunu gözlerimle görür gibiyim. Onlar kısık gözlü, yassı burunlu, değirmi yüzlü insanlardır(Asım, A.Ebu’l-Kemal, Kamus Okyanusya tercümesi, İstanbul, 1305, II.s.646)

Hz. Peygamber’in amcası ve Hz. Ali’nin babası olan Ebu Talip bir şiirinde şöyle der; Düşman bizim gücümüze boyun eğip kahroluyor. Halbuki onlar bizim Türk ve Aftalitler’in kapılarına sığınmamızı isterler. Allah’ın evi (Kâbe’ye) and olsun ki; sizler yalan söylüyorsunuz. İşleri karma karışık etmeden ne Mekke’yi terk ne de buralardan Türk yurtlarına göçüp gitmeyeceğiz. Allah’ın evi (Kâbe’ye) and olsun ki; sizler yalan söylüyorsunuz. Biz Muhammed’e, göğsümüzü siper edecek; onun etrafında çarpışacak, O’nu (sonuna kadar) koruyacağız….” (İbni Hişam, es-Sire, mısır 1955, I., s.275)

Halife Hz. Ömer şöyle demiştir; Türkler ne yaman bir düşmandır. Onların (düşmanlarına) verecekleri (ganimet) çok az, alacakları ise pek çoktur” (El-Câhız,Fezâilü’l- Etrak, I. S.58). Yine Hz. Ömer bir keresinde Hz. Peygamber’in bu konudaki hadisinden hareketle şöyle demiştir; Yüzleri deriden kalkan gibi yuvarlak ve geniş, gözleri sanki nazar boncuğu gibi olan kavimlerden çekininiz. Onlar size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz(Nuaym b. Hammad, El-Fiten, s.1226)

İbn Abdi Rabbih’in dediğine göre Kerbela’da Yezid’in adamları tarafından muhasara altına alınınca Hz. Hüseyin Yezid’in temsilcisi Ömer b. Saad’a şöyle demiştir; “Ey Ömer! Benim için şu üç şıktan birini seç; Ya beni bırakırsın geldiğim gibi geri dönerim veya Yezid’e emniyetle gitmemi sağlarsın, elimi onun elinin üstüne koyarım. Yahut da Türk yurtlarına çekip gitmeme müsaade edersin. Orada kalır ve ölünceye kadar cihad ederim” (et-Taberi, V.s.393)

Söz konusu eserde bunlar gibi bir çok hadis daha bulunmakta ve bu hadisler çeşitli yönlerden tenkide tabi tutulmaktadır.Hadis dilinde buna cerh ve tadil denilmektedir, neticede bu hadislerin sahih oldukları, yani Hz. Peygamber’e ait oldukları vurgulanmaktadır. Hadisler’de ve diğer rivayetlerde geçen Kantura oğulları, Aftalit ve Huz kelimeleri tamamıyla Türkleri ifade etmektedir. Zira Aftalitlerin diğer adları Akhunlar, Huzlar Oğuzlar, Kantura oğulları da yine rivayete göre Hz. İbrahim’in Kantura isimli bir Türk prensesi ile evlenmesinden doğan Türk gruplarını teşkil ederler. Acem kelimesi ise Arapca’da yabancı anlamına gelir ki; bu kelimenin çoğulu acaim’dir. Yani yabancılar. Bu kelime ilk çağlarda, daha doğrusu İslam’ın ilk dönemlerinde Araplar dışındaki toplulukların tamamını (bu arada Türkleri de) kapsıyor iken, zamanla sadece İran halkına yani Fars Milleti’ne hasredilmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamberin bazı hadislerinde geçen acem kelimesi İran ve Turan halkını, bazılarında (özellikle fiziki özelliklerin bahis konusu edildiği hadislerde) geçen acem kelimesi ise tamamıyla Türkleri kastetmektedir.

Burada üzerinde durulması gereken en önemli ayrıntı, Türklerin fiziki özelliklerini tarif eden hadiste geçen insan tipidir. Çünkü bu insan tipi en azından Anadolu ve Kafkasya’da yaşayan Türklere, daha genel anlamıyla söylersek; Batı Türklerine hiç benzememektedir. Bunun yorumunu işin uzmanlarına bırakarak şu konuya değinmeyi uygun görüyoruz:

Hz. Peygamber’in bazı endişelerine ilave olarak Hz. Ömer gibi korkusuz ve gözü pek bir insan bile Türklerden çekindiğini açıkça ortaya koymakta, Ebu Talip ve onun torunu Hz. Hüseyin ise Türk yurtlarını sığınılacak şefkatli bir kucak olarak görmektedirler.

Demek oluyor ki; Türk Milleti, Arapların gözünde, yiğit, cesur, savaşçı ve kahraman olduğu kadar misafirperver ve kendisine sığınan insanlara kol kanat geren bir yapıya da sahip bir millettir. Yani Türk Milleti, öyle kendisinden korkulacak, utanılacak ve de reddedilecek kadar sıradan ve örselenmesi gereken bir “Üst Kimlik” değil, aksine, bağlanılması ve altında toplanılması gereken bir mukaddes şemsiyedir. Oturup Hz. Hüseyin’e ağıt yakanlar unutmasınlar ki; Hz. Hüseyin ve Dedesi Ebû Talip bile bu şemsiyenin altına sığınmaya can atmışlardır.

Ancak ne çare ki; Ebû Talip’in ömrü buna kifayet etmemiş ve belki de buna ihtiyacı olmamış, Hz. Hüseyin ise bu şemsiyenin altına ulaşamadan Yezid’in adamlarının elinde şehit edilmiştir.”

(Devam edecek…)

İlhan Nezor

Reklamlar

Kantura’nın Çocukları (1)

 

collage

Efendiler,Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Yâfes’in oğlu olan kişidir.”

Atatürk‘ün bu sözleri ile başlamak zorundayız bu yazı dizimize.Çünkü,bahsedeceğimiz konularda bazı beyni Chip‘li , Limbik Sistemi tahribata uğramış sözde Atatürkçü , özde Ataputçuların hedefi olacağımız aşikardır.Atatürk’ün Türk Tarihi ve Kökenleri konusunda çok geniş çaplı araştırmalar yaptırdığını bilmez bu beyni Chip‘li Kemalistler.

Öyle ki,

Şimdiye kadar Türklerin anayurdunun hep Orta Asya olduğunu öğrendik.Peki hiç soranımız oldu mu Türkler, Orta Asya’ya nereden gelmiştir.Bu Türk tarihinin bir de evveliyatı olmalıydı.Belki bizler sormadık düşünmedik ama Atatürk bu soruyu yıllar önce sormuş ve araştırmıştı.Türklerin kökenini ortaya çıkarmak Atatürk‘ün en büyük isteklerinden birisiydi.Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk‘ün isteği ile bir çok bilim adamı bu alanda araştırmalar yapar,ülkeye bir çok yabancı bilim adamı davet edilir ve 1930 yılında Türk Tarih Kurumu kurulur.Çok zengin malzeme ve bilgilere ulaşılmasına rağmen tam olarak Türklerin nereden geldiklerine açıklık getirilememiştir.

Daha sonraki yıllarda emekli general Tahsin Bey , Atatürk’ü ziyaret ederek ona Maya dili ile Türkçe arasındaki benzerliklerden bahseder.Mayalar , Meksika‘da yaşamışlardır , Türkler ise Orta Asya‘da.İlginç olan şu ki,aradaki bu kadar büyük bir farka rağmen Atatürk bu konu ile ilgilenir ve Tahsin Bey‘i Meksika‘ya iki dil arasındaki benzerlikleri ortaya çıkarmak için gönderir.Tahsin Bey , Meksika‘ya gittiğinde Amerikalı Arkeolog Wilhem Even‘in bulduğu tabletlerden bahsedilir.Maya dilinin kökeninin bu tabletlerde olduğu anlaşılmıştır.Artık Türkçe ile Maya dili arasında ki benzerlik bu tabletlerde aranacaktır.Tahsin Bey bu tabletleri gördüğünde büyük bir şaşkınlık yaşar.Çünkü tabletler Pasifikte yer almış bir kıt’ayı haber veriyordu. Kıt’anın adı Mu idi.Avustralya kıt’asından bir kaç kat daha büyük idi.Yüksek bir uygarlığa ulaştıktan sonra deprem veya tufan ile battığı sanılıyordu.Atatürk‘ün bu çalışmaları onu Agarta efsanesine kadar götürecekti.

Agarta ,ulaşılmaz, ele geçirilemez ve bozulmaz demektir. Yer altında kurdukları başka bir dünyada yaşadıkları ve onlar insanlara görülmeyi istemedikçe, insanların onları göremedikleri söylenmektedir.

Makalemize Atatürk‘ün 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşma ile başladık..Dolayısıyla Atatürk‘ün bu sözlerinden yola çıkarak “Yafes’in Çocukları” dediği ve eldeki bilgi ve bulguların “Kanturaoğulları” ifadesini kullandığı hayat hikayesini  hayretler içerisinde okuyacaksınız.

Bu hadiseyi anlatmadan önce bilmemiz gereken çok önemli bir olayı hatırlatmak durumundayız.

Daha sonraki yıllarda belki de Türk Tarihini baştan sona değiştirecek bir olayla karşılaşılır. Kazakistan’ın başkenti Almaata‘nın 50 km doğusunda Essık Kasabası yakınlarında bir Kurgan‘a rastlanılır.

Nedir bu Kurgan..?

Kurgan, Orta Asya’da ki eski Türk mezarlarına verilen ad. Genelde devlet yöneticisi olanlar için yapılmışlardır. Kurganlar tahtalarla, bazen de taşlarla çevrili mezar odalarının üstüne bir metre ile yetmiş metre arasında toprak yığılmasıyla oluşturulur.
Kurganlarda asıl mezar odası bazen dikdörtgen, bazen kare veya oval olabiliyordu.
Cesedin bulunduğu yere bazen doğrudan ulaşılabiliyor bazen de bu oda altta yer alıyordu. Ceset odasının döşemesi ağaç kütükleri ve kalastan yapılıyordu. Cesetlerin başı doğuya çevrilmiş olur ve cesetler eşyaları ile birlikte Kurgan‘lara gömülürdü. Kurgan‘ ın farklı bölgelerinde at cesetlerine de rastlanmıştır.Bugüne değin bulunan en önemli kurgan Kazakistan’da ki Esik kurganı’dır;

Altın-Adam-1-1

Esik Kurgan

Esik (Issık, Issyk) Kurganı, İskitlere ait olduğu düşünülen bir kurgan. Önemli kaynaklarda İskitlere ait olduğu iddiası kabul görür. M.Ö. 5. yüzyıl’dan kalma olduğu sanılır. Kazakistan’da Kazak arkeolog Prof. Kemal Akişefoğlu tarafından gün ışığına çıkarılmıştır. 2 milyon nüfusuyla Kazakistan’ın en büyük kenti konumundaki Almatı’nın yaklaşık  50 km doğusunda yer alan Esik (Issık) bölgesinde 1969–1970 yıllarında, Kazak Bilimler Akademisi’nin, Tarih, Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü’nün Arkeoloji bölüm başkanı Kemal Akişoğlu’nun yönetiminde kazılan, Alma Ata şehrinin 50 Km. yakınındaki, şimdiki Issık Kasabası’nda bulunan Esik Kurganı bir tesadüf sonucu ortaya çıkarılmıştır.

1970 yılında yol yapımı için başlatılan kazılar sırasında iş makineleri büyük bir taş kütlesine rastladı. Bu engeli ortadan kaldırmak için harekete geçen işçiler, bir müddet sonra bunun sıradan bir taş kütlesi ya da kaya parçası olmadığını anladılar. Ardından, resmi makamlara haber verildi ve inceleme için bölgeye bir arkeolog heyeti gönderildi. Heyetin başkanı Kemal Akişev(Akişoğlu) kazıları bizzat yönetti. Yapılan çalışmalar sonucunda büyük bir kurgan (mezarlık) ortaya çıkarıldı ve bu kurgan içinden insanlık tarihine ışık tutacak nitelikte çok sayıda eşya gün ışığına çıktı. Höyüğü açan arkeologlar muhteşem bir mezarla karşılaştılar. Bu, bir lahit değil, Mısır piramitlerindeki firavun odasını andıran, her tarafı kapalı, süslü kayalarla yapılmış bir oda idi. Bu odayı itina ile açtılar ve asıl şaşkınlık o zaman oldu. Çünkü, bu ölü odasının içi pırıl pırıl altın eşya ile doluydu. Altın olmayan eşyalar da çoktu.

Esik Kurganı Mısır Firavunu Tutankamon’un mezarından sonra dünyada en çok altın bulunan mezardır.Bu mezarın içinden,altın elbiseli bir adam ve bu adama ait olduğu sanılan 400 parça saf altın eşya çıkmıştır. Adamın ceketi de altından iplikle dokunmuştur ve eşsiz güzellikte bir hazinedir. Ancak bu altınlardan çok daha kıymetli bir hazine de; mezarın içindeki yepyeni ve son derece ihtişamlı altın eşyalara muhalif olarak mezardan çıkan mütevazi, büyük ihtimalle kullanılmış ve sapı da kırılmış olan bir gümüş kaşık (aslında küçük bir kepçe) üzerinde, Göktürk Alfabesi harfleriyle yazılmış olan iki satırlık yazıdır. Yazının, Göktürk harfleriyle bire bir uyuşması ve bölgenin de Türkler’in anayurdu olması, mezarın bir Türk‘e ait olduğunu ve yazının da Türkçe olduğunu düşündürmüştür.

Tarihçi Bekin Nur Muhammedov ,“Ben bir Nayman’ım (Bir Moğol kabilesi). Doğdum büyüdüm buralarda yaşarım.” dedikten sonra Türk tarihini yeniden yazdıracak olayı şöyle anlatıyordu:

Az ileride bir fabrika var. 1969 yılında fabrikanın inşaatı devam ederken mezar ortaya çıkmış. Tarihçi olduğum için gelip bakmamı istediler.  Ben oraya vardım ve mezarı ellerimle aralamaya başladım. Mezarların üzerindeki ağaçlar ateş görmüş gibi yanmadan kül haline dönüyordu. Altın Elbiseli Adam çıktığında parıltısından ve ışığından gözlerimiz kamaştı, bir süre bakamadık ona. Altın Elbiseli Adam’ın yanında, üzerinde yazılar olan bir de tas vardı. Elindeki yüzüğü ben taktım.”

Yapılan çeşitli araştırmalar, eserlerin bozkır kültürüne mensup Türk veya en azından Türklerle akraba (ya da Türkleşmiş) bir kavim tarafından yapıldığına işaret ediyor. Yazının Göktürk kitabelerinin alfabesine benzerliği ve eserlerin mitolojik, ikonografik özelliklerinin Hun sanatına çok uygun oluşu nedeniyle, özellikle Türk araştırmacılar bunları Hun eseri olarak nitelendirmişlerdir.

Buraya kadar anlattıklarımızdan üzerinde en çok duracağımız konu ise Kurgandan çıkan ve üzerinde Göktürkçe yazılar bulunan Kırık Kepçe (gümüş kaşık) olacaktır.

kaşık

(Devam edecek…)

İlhan Nezor

 

 

Kablumbağa’ları terbiye etme zamanı..!

collage

Ne demiştik ; “Aşk ve muhabbet insanıysanız veya bir dava adamıysanız iki seçeneğiniz var demektir.Ya seyirci olacaksın ya da oyuncu…Ya çekiç olup zamanında vuracaksınız ya da örs olup sabit duracaksınız.
Oyuncu olursan, hayatın tozunu dumana katarsın.Eğer seyirci olmayı tercih edersen , tozu dumana katanların tozunu yutmak zorunda kalırsın…”

Bazı dostlarımız  “Başkanlık” seçimine dair ne tür bir analizimizin olacağı yönünde düşüncelerimizi merak ediyorlar.

Aslında bunun bir çok yazımızda cevabını vermiştik.Son sözü,her zaman millet söyler.Milletimizin “Cumhur İttifakı” ve “Erdoğan” dan yana tercihini yapması ,daha önce de ifade buyurduğumuz gibi “Otacı Döneminin” başladığının habercisi idi. Erdoğan‘ın Cumhurbaşkanlığı ve Binali Bey’in Başbakanlığı ile başlayan yeni süreçle birlikte, alınan cesur karar ve zalimlere karşı dik duruş ,eski bir “Çin Öyküsünde” olduğu gibi “Küçük Otacının” damarları açıp,şuruplar hazırlaması gibiydi.

Ak Parti’de Otacı dönemi başlıyor” başlıklı yazımızda bu hikayeyi anlatmıştık. Ne idi o..?

Bir zamanlar bir Çin soylusu,zamanının en önemli bilim adamlarından müteşekkil üç kardeş Otacı‘dan (Bitki bilimci) en küçüğüne,aralarında hangisinin üstün olduğunu sorar.

Küçük Otacı cevap verir;

En büyük ağabeyim hastalıkların ruhunu görüp , daha ortaya çıkmadan yok ettiği için şöhreti evinin duvarlarından dışarı çıkmaz.

Ortanca kardeşim,hastalıklar ortaya çıktığı anda yok eder.Bu nedenle onun şöhreti yaşadığı mahallenin dışına çıkmaz…

Bana gelince ,ben damarları açar ,şuruplar hazırlar,masaj yaparım.Bu nedenle şöhretim her yere yayılır.Şimdi ben size sorarım hangimiz daha üstündür?”diyerek cevap verir.

Peki bu örneği neden vermiştik..?

Türkiye,özellikle son yarım asırdır içinde bulunduğu hantal yönetim şekli ile kabuk değiştirmenin haklı mücadelesini vermekte idi.Bu mücadele yıllardır atanmış “oligarklar” tarafından hep engellendi. Saltanat ve çıkar kavgaları Türkiye’yi bu haklı mücadelenin içerisine itti.

Uyuyan dev ,derin Türk aklının”  bir an önce uyanması ve devreye girmesi an meselesi idi.“Hegemonya ve Vesayet” altında ezilmişlikten “Özgürlüğe giden bir yol” bulunmalı idi.“Ya Örs olup sabit durmaya devam edecektik ,yada Çekiç olup zamanında vuracaktık”

Türkiye tercihini yapmak zorunda idi.

Ve bu tercih birilerinin huzurunu kaçırsa da “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” n den başkası olmazdı.

Kamuoyunun nabzını tutan araştırmacılar Erdoğanın artık “doğal bir lider” gibi görüldüğünü ve o nedenle her hangi bir endişeye gerek olmadığını ifade etmektedirler. Erdoğana olan güvenin,onun haklarını koruyacağı’ ortak paydasında birleşiyor.Tabanın Erdoğana büyük bir sadakat ve bağlılık duyması Türkiye‘de artık “fiili bir Başkanlık” sisteminin oluştuğunun ifadesi anlamına gelir.

“Ütopik yaşam felsefesini” kafasında kurgulayanların bu büyük oluşumu anlamaları beklenemez.Onun içindir ki çeşitli komplo yöntemleri ile siyasi lider ve değişim peşinde koşanlar , Ak Parti ve tabanında ki bu asil duruşu , davası için nefis muhasebesi yapıp her türlü heva ve hevesi ayaklar altına almalarını anlayamazlar.Bilmezler ki,Ak Parti kollektif akla ve iştişare geleneğine sıkı sıkıya bağlıdır.Bu nedenledir ki,en ufak bir gerilim yaşanmamaktadır. Ak Partiyi geleneksel siyasi argümanlarla değerlendirmek yanılgıya götürür.Çünkü Ak Kadrolar,siyasi oluşumları araç olarak kabul eder ve millet adına kutlu amaçlarına hizmette kullanırlar.

Son seçimlerden çıkan sonuç, yükselişi önlenemeyen ‘Yeni Türkiye‘ nin “damarları açmaya,şuruplar hazırlamaya” muktedir bir değişime ihtiyacı olduğu gerçeğinin bir tezahürüdür.

Daha da ileri gidelim ve diyelim ki; Osman Hamdi Bey’in o muhteşem eseri “Kablumbağa terbiyecisi” tablosunu hatırlayın.

Bir makalemizin başlığı “Artık Kablumbağa’ları terbiye etme zamanı gelmiştir” idi.

Bugün “Yeni Türkiye ve ileri demokrasi” ile birlikte bu terbiye dönemi başlamıştır.Şimdi o yazımızı hatırlayalım ve bu güne ışık tutalım.

“Osman Hamdi Bey, tüm bu çalışmaları yaparken çağının hantal ve bürokratik yapısıyla alakalı mücadelesine dikkat çekmek istemişti.Antik eserlerin pek rağbet görmediği bir toplumda sanatçıyı önemseyen bir algı oluşturmak gayreti içerisinde idi.İttihatçı istilası ve ihtilali hengamesinde kendisine ve bu mücadeleye karşı devlet kurumları hatta toplumun kendisi, sürekli yeni engeller çıkarmış, değişime ve modernleşmeye direnmişti.

İşte ne oldu ise bundan sonra oldu.Osman Hamdi Bey‘in 1906′da resmettiği tablodaki kaplumbağalar önem kazandı.”Devrinin hantal yapısına , ağır işleyen bürokrasisine ve değişime direnen topluma karşı ” bir mücadeleyi resmetmeliydi.

Peki , 5 Trilyon gibi(12 Aralık 2004 ) çılgın bir rakamla Pera Müzesi‘nin satın aldığı bu tablo bize neyi anlatıyor.

Vermek istediği mesaj nedir ?

DİKKATLE OKUYALIM…

Osman Hamdi Bey , resim çalışmalarını yaparken çok ilginç bir yöntem kullanır.Önce resmini çizeceği ortamda doğuya özgü kıyafetler giyerek kendi fotoğrafını çeker.Sonra da bunlara bakarak çalışmaya başladığı söylenir sanat tarihçileri tarafından…

Dolayısıyla tabloda gördüğümüz erkek figürünün Osman Hamdi Beyin kendisi olduğunu söyleyebiliriz. “Kaplumbağa Terbiyecisi” de bu şekilde çizilmiş olabilir.Tablodaki mekanın Bursa “Yeşil Cami” olduğu söylenir.

Resmin vermek istediği mesaj hakkında bir araştırma yaptım.Sanatla iç içe olmayanların anlamakta güçlük çekeceği gerçeğinden hareketle sanat tarihçileri şu kanaate varmışlar ;

“Kırmızı kaftanı giymiş, derviş kıyafetleri içinde sakallı, kambur Yaşlı Bir Adam …
Bakımsız bir odada, marul yiyen kaplumbağalara bakıyor. Ama biraz düşünceli, karamsar ve yorgun bir bakış bu.

Sırtında bir nakkare (yarım küre biçiminde küçük bir davuldan oluşan vurmalı bir çalgı, Mevlevi müziğinin dört temel çalgısından da birisi) asılı ve buna bağlı mızrap (nakkareyi çalmaya yarayan nesne) boynundan aşağı sarkmış.

Ellerini arkasında kavuşturmuş, bir neyi tutuyor. Kırbaç değil de neden ney? Anlaşılan kaplumbağaları ney üfleyerek, nakkare çalarak yani musikiden yararlanarak terbiye etmeye çabalıyor.

Ama yaşlı adamın ney’i tutuşuna daha dikkatli bakacak olursak, neyi üfleme hazırlığında değil sanki vazgeçmiş, çabaları sonuçsuz kalmış.”

Sanat tarihçilerinin bu açıklamalarını anlayabilmek için Osman Hamdi Beyin yukarıda da ifade ettiğimiz gibi yaşadığı döneme ve vermiş olduğu mücadeleye dikkat etmek gerekir.Artık sistemin güçlü bürokrasisi karşısında çaresiz kaldığını,yorgun ve bi’tab düştüğünü,mücadelesine dikkat çekmek amacıyla kullandığı enstrümanların Nakkare ve Ney‘in sonuç vermediğini ifade etmektedir.

Bundan yaklaşık 109 yıl önce içinde bulunduğu durumu bugün paha biçilmez bir eserle anlatmaya çalışan Osman Hamdi Bey , bir asır sonra gelecek olan kuşaklara çok önemli bir misyon da yüklemiş oluyor bu çalışması ile.

Demem o ki, özellikle ‘aydınlarımız’ üzerindeki bu çılgınlığa dikkat çekmiş ve içinde bulunduğu toplumun gerçeklerine yabancılaşmaması , kaplumbağa hızı ile bir yerlere varılamayacağını , toplumun değerler bütünü içerisinde hareket etme , saygı gösterme çabasıyla mücadele edilmesi çağrısını yapmıştır.

Bugün Türkiye , iktisadi anlamda zirveye çıkmış , hafızalardan silinmeyecek yatırım ve projelerle adından söz ettirmiş , ekonomisi güçlü ilk 16 ülke arasına girmeyi başarmış,faiz lobilerine borçlanmadan hazineye kat be kat girdi sağlamış ,toplumu ayrıştırıcı inanç temelli söylemlerin önüne set çekmiş,vatandaşının dilinden ,dininden ve ötekileştirmeden yaşam hakkına zemin hazırlamıştır.

İşte bugün Ak Parti ve Erdoğan bütün bunları yaparken Osman Hamdi Bey gibi önce kendi (Türkiye ) fotoğrafını çekmiş ve tabloyu oluşturmaya başlamıştır.Eğer bugün  Yeni bir Türkiye” den bahsediliyorsa “zamana karşı bir yarış” içinde olan ülkenin geleceğini “kaplumbağa hızı” ile aşmaya çalışanları terbiye etmekle başarmıştır.

Netice olarak “İlmi Siyaseti” yakından takip eden Başkan Recep Tayyip Erdoğan tıpkı Osman Hamdi Bey gibi kendi fotoğrafını çekmiş ve “Kaplumbağa hızı” ile bir yere varılamayacağını görmüştür.Aksi takdirde “Nakkare ” ve “Ney” çalmaya devam etmekle bir sonuca varılamazdı.

3 Kasım 2002‘de başlayan Ak Parti Hareketi Çıraklık , Kalfalık ve Ustalık dönemini tamamlamış ve şimdi de Otacı dönemine adım atmıştır.Artık yapılması gereken şey eldeki gücü minimum kullanım ile maksimum başarıya ulaştırmaktır.Yani damarları açmak, şuruplar hazırlamaktır...

Durum bundan ibarettir sevgili dostlar…

İlhan Nezor

 

 

 

CHP’Lİ ARKADAŞIMA CEVABIMDIR..!(1,2,3,4)

CHP’Lİ ARKADAŞIMA CEVABIMDIR..! ( 1 )

“Evet sonunuz geldi İlhancığım.Bu kervan buraya kadar.Saltanatınız 30 Mart’ta yıkılacak.Bu millete hesap vereceksiniz.Sizi Ayakkabı

Kutularına gömeceğiz.Ülkeyi hep sattınız.En büyük yolsuzluğu yaptınız.Bunun hesabı ağır olacak.Bu milletten öyle bir tokat yiyeceksiniz ki bir daha hiç dirilmemek üzere layık olduğunuz yere , tarihin çöplüğüne gideceksiniz….”

 

Vs…vs diyerek ayrılmıştı çok sevdiğim CHP’li arkadaşım yanımdan.

bu tehdidvari sözleri dinlemiştim büyük bir hoşgüyle.

“Dinlemiştim” diyorum çünkü karşılıklı mülahazalarda hep bir şeyler öğrenirim ümidi taşımaktaydım.

Ama nafile.

SEVGİLİ  CHP’Lİ ARKADAŞIM …

Şimdi iyi dinle…

Ne demiş atalarımız “Dinleyen dinlenir”

Zaten sizin sorununuz da bu olsa gerek.Bizi bir tarafa bırakın birbirinizi bile dinlemiyorsunuz.

O yüzden olsa gerek her seçimde “Sandık Tokadı” yeyip oturuyorsunuz.Bu nasıl bir tokaddır bilemiyorum.

Ayağa kalkmakta zorlandığınıza göre ” Osmanlı Tokadı ” gibi bir şey olsa gerek.

30 Mart’tan bu yana bir hayli zaman oldu..

Çok bekledim gelmedin…

Hani seçimden sonra gelip hesap soracaktın , hani seçimlerin bir krıtığini yapacaktık seninle..!

Neredesin..?

Telefonlarıma da cevap vermiyorsun…Başkaları çıkıp “meşgul”  olduğunuzu söylüyor sık sık…

Ben de aramayı bıraktım.

Hani demiştinya “Çok yazıp çiziyorsun..Bakalım 30 Marttan sonra neler yazacaksın çok merak ediyorum”

Meraklanma o merakını gidereceğim.

Artık senin eskisi gibi ziyaretime geleceğin yok galiba.

Bende , iyi bir takipcim olduğunu bildiğim için bu satırları yazmak zorunda kaldım.

Mutlaka hatırlarsın…

Her her sohbetimizde bana ideolojik probagandanı yapardın.Bundan daha doğal olanıda yok zaten.

Ama ben size hep bir soru sorar ve beni ikna edecek izahatlar beklerdim sizden.

Derdim ki, Bana CHP’yi destekleyecek sadece bir neden gösterebilir misin?

Cevabınız şu olmuştu:” CHP Atatürk’ün kurduğu partidir , yetmez mi..?”

Hatırlatmak istedim.

Ben cevap vermeye kalktıkça siz hep bir bahane bulup kaçmaya çalıştınız.

CHP’yi desteklemek için Atatürk’ün kurması yeterli bir sebeb öyle mi?

Peki sorarım sizlere Chp’de Atatürk’ten ne kaldı.

Veya siz Atatürkçülüğün neresindesiniz..?

Sığındığınız son liman laiklikti .

Onu da son on yılda gerçek anlamda batıdaki gibi uygulamasına geçildi.

Atatürk’ün Çankaya’sına türban giremez” dediniz.

Girdi…

Oysa , ortaya attığınız ve dünyadaki en büyük hukuk komisyonu olan Fransa’da ki Stassi Komisyonu’ nun bile bir türlü çözemediği Kamusal Alan  karmaşalığı da bir işe yaramadı.

Artık sizin için bir tehlike olan başörtüsü sorunu da , millet isteyince çözüme kavuşturulabiliyormuş…

Sevgili CHP’li arkadaşım,

Size sık sık derdim ki ,” CHP, tarihinde şu üç şeyin cevabını veremediği sürece millet nezdinde aklanamaz…”

Bunların neler olduğunu biliyorsun…Başlıklar halinde anlatmıştım sizlere…

Onu da yarın İkinci bölümde okuyacaksın.Umarım faydalı olur…

Şimdilik hoşçakal…

Arkadaşın İLHAN

(Son şehzade)

CHP’Lİ ARKADAŞIMA CEVABIMDIR..! ( 2 )

Sevgili CHP’li arkadaşım , tekrar merhaba.

Biliyorum dünden itibaren sabırsızlıkla neler yazacağımı merak ediyorsun.

Gerçi kısa bir zaman aralığı oldu ama beklediğine değecek , inan bana.

Ama önce kısa bir hatırlatma yapmalıyım..

İnsanlık tarihi Tevhid ile Şirk’in , İman ile Küfrün velhasıl Doğru ile Yanlışın mücadelesini yazar.Bu mücadele insanın tarih sahnesinde olduğu sürece devam edecektir.Ta ki , Hak gelip batıl zail olana kadar.

Siyasi Paradigma dediğimiz Felsefi bakış açınız ne olursa olsun ancak ilkel Afrika kabilelerinde olabilecek totenizmden uzaklaşmak durumundasınız.

Çünkü Lat’lar , Menat’lar , Uzza’lar 1400 yıl  önce tarihin çöplüğüne atılıp gitti.

Bu ufak girizgahı yapmak durumunda kaldım ki , bundan sonra yazacağım ve ibretle okuyacağınız marifetlerinizi iyi algılayabilmeniz içindir.

Şimdi neymiş CHP’nin halk nezdinde aklanması için vereceği  üç hesap” diye sorduğunuzu işitir gibiyim…

Evet şimdi oraya geldik..Aslında hesabınız okadar ağır ve çok ki biz sadece üç tanesini seçtik.

1 ) BORALTAN KATLİAMI…

Türk tarihinde Türk’ün Türk’e yaptığı en büyük ihanetlerden biridir Boraltan olayı.

Azerbaycan’lı soydaşlarımızın Boraltan Köprüsünü geçerek Türkiye’ye sığınma isteklerini  Türk Hükümeti’nin ( CHP ) geri çevirip Kominist Ruslara teslim edilmesi olayıdır.Bu olay bir yüz karası olarak zihinlerimizde yaşamaktadır sayenizde.

1944 yılında Orta Asya Sovyet Rusya tarafından işgal edilmiş ve Komonizme karşı atılan en ufak adımlar bile suç teşkil etmişti.Bu baskı ve zulümden Kaçarak kendileri için “anayurt ” olarak gördükleri Türkiye’ye sığınmak isteyen 146 Azeri Türk’ü soydaşımız Iğdır’da ki sınır kapısına yakın  yerdeki

Boraltan Köprüsü  nü geçmiş ve hürriyete kavuşmanın sevinciyle Türk sınır karakoluna sığınmışlardır.

Bu yıllar Türkiye’de Milli Şef  ( CHP ) döneminin yaşandığı yıllardır.Türk yurdunda Türk’ün demenin suç olduğu yıllar.146 tutsak azeri soydaşımızın Türkiye’ye sığındığını duyan Komonist Sovyetler bu kişilerin derhal SSCB’ye iadesini istemişlerdir.Türkiye’ye sığınan soydaşlarımız , kuşkusuz kendilerinin azılı Rus köpeklerine geri verileceğine ihtimal dahi vermemektedirler.Çünkü kardeşlerinin yanına gitmişler ve kendilerini hiç olmadığı kadar güvende hissetmişlerdir.

Fakat Milli Şef’in Türklüğe ve Türk’e olan düşmanlığı burada da devreye girerek akıllarda olmayan olasılığın 146 Azeri Türkü’nü adeta bir soy kırıma sürüklemeye yetmiştir.

Komonist Rusya’dan gelen istek üzerine Karakoldaki askerler panik içerisinde Ankara ile temasa geçiyor ve Türkiye’ye gardaşlarına sığınan soydaşlarımızın geri verilip verilmeyeceğine ilişkin bilgi almak istiyor.

Hem Türk Askeri hemde sığınan kandaşlarımız öz yurtlarının böyle vatan sevdalısı kardeşlerimize kucak açacağından emin bir şekilde Ankara’dan gelecek yanıtı bekliyorlar.

Ankara’dan gelen yanıt herkesin tüğlerini ürpertiyor:“Esirleri derhal iade edin “

Bu korkunç yanıt herkeste bir korku ve şaşkınlık yaratıyor.Emin olmak için Ankara!nın cevabı tekrar isteniyor.Fakat sonuç aynı:“İade edin”

Azerbaycan’lı kardeşlerimiz bu korkunç cevap karşısında :” Lütfen bizi o azılı düşmanlara teslim etmeyin.Bizi siz öldürün.Kendi vatanımızda kandi bayrağımız altında ölmüş oluruz”  deseler de karakol komutanı içi kan ağlaya ağlaya 146 Azeri kardeşini Komonisr köpeklere , Türk’ün bağımsızlığa hasret kaldığı o soysuz yere teslim etmek zorumda kalıyor.

Rus’lara zorlukla teslim olan 146 Türk evladı hemen elleri ayakları bağlanarak oracıkta , Türk askerlerinin gözleri önünde şehid ediliyor.

Karakol Komutanı genç Subay evine döndükten sonra yaşananlara dayanamayıp intihar etmiştir.

Bu olay Türk’ün Türk’e bir ihanetidir.

Bu olay, bir devlet yönetiminin bir siyasi partinin ne kadar soysuzlaşabileceğinin bir kanıtıdır.

Oysa soysuzların garezi ehliyetin en bariz delilidir

Evet CHP’li kardeşim şimdi gözlerini kapat ve empati yap bu olayı.Nasıl kıydınız cavanlara….?

Yarın bir kaç sorum olacak ve ikinçi büyük ihanetinizi yazacağım.

Yarına kadar bu vahşiliğinizin nedenini bir düşün…..

İlhan Nezor

( Son Şehzade )

CHP’Lİ ARKADAŞIMA CEVABIMDIR..! ( 3 )

Evet sevgili arkadaşım bak yine geldim…

Beni beklediğini biliyorum….

Uçan kuşlar haber verdi.Uykuların kaçmış.

Ve sabırsızlıkla bu necip millete nasıl kan kusturduğunuzun MR’ı nın çekilmesini bekliyorsun biliyorum.

Çektik o MR’ı..Artık sayenizde okadar ustalaştık ki , gözlerinize bakıp ciğerinizi muayene edebiliyoruz.

Dün gece ” nasıl olur böyle bir hainliği nasıl yaparız can gardaşlarımıza.Onları nasıl olurda Moskof piçlerine teslim eder ve kahraman Mehmetçiğin gözleri önünde kurşuna dizilişini seyrederiz..” diyerek uykusuz bir gece geçirdiğini biliyorum.

Bu da önemli bir gelişme.Bu hassasiyetin için teşekkür ederim.Yeterki siz millet gerçeğinin altını çizin biz anlatmaya gayret ederiz…

Peki dün gece hiç düşündün mü hayvanların bile sürü psikolojisi içinde yaşarken kendi cinslerine böyle bir hainliği yapmazken bu ülkenin kurucu partisi olduğunu idda ettiğiniz CHP insanın kanını donduran bu alçaklığı nasıl ve niye yaptı?

Gerekçe gösteremezsiniz.

Çünkü bu bir zihniyet sorunudur.Bu bir ahlak , bu bir İman sorunudur…

Eğer bundan yoksunsa bir insan , bir düzen , gözünü kırpmadan bu kararı verebilir.

Doğrumu..?

Doğru..

Çünkü din insanların sosyal hayatını düzenleyen , huzur ve selamet aşılayan bir müessesedir.

Bu minvalden bakarsan şayet cevabı kolayca bulabilirsin.Yok eğer zihni açılımlarınızı şekillendiren liderler çerçevesinden bakarsanız işte sonuç ortadadır.

Demem o ki , gökten indiği varsayılan dogma olarak dine bakışınız devam ediyorsa vay halimize….

Sözün özü aziz dostum…

Mensubu olmakla gurur duyduğunuz milletimizin manevi değerlerine bakışınızı bir daha tekrar tekrar gözden geçirmelisiniz.

Bu millet balık hafızalı deyildir…

Dayatmacı vesayet yoluyla bir süre sindirebilir , çeşitli ayak oyunlarıyla baskı yapabilirsiniz..

Bu bir yere kadardır.Bu millet külleri arasından yeniden dirilmesini bilir…Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur.

Şimdi “ Ne yani bizi din düşmanı “ olmakla mı suçluyorsun dediğini duyar gibiyim.

Evet aynen öyle…

Hz Ali “ İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır “  buyuruyor.

Evet siz bilmiyorsunuz.Çünkü kafanızdaki din algısı seküler laik bir algı.Bu bütün hücrelerinize işlemiş.

Yani ben sizin müsaade ettiğiniz kadar ancak müslüman olabilirim…

Bak şimdi sana belgeleriyle fikir yapınızı oluşturan milletvekillerinizin geçmişte yaptıkları beyanatlardan bir kaç örnek vereyim:

Önder Sav ‘ı hatırlarsın deyil mi? Hani bir zamanlar şu değiştirilmesi dahi teklif edilemez kanun maddesi gibi olan Genel Sekreteriniz….

Kendisinden Hac’ca gitmek için yardım isteyen vatandaşa ne cevap vermişti.

” Boşver gidipte ne yapacaksın.Arap’lara paranı kaptırma…Hem sonra bakarsın Muhammed seni bırakmaz…”

İşte temsil ettiğin zihniyetin beyin takımının görüşü.Böylesine alaylı bir ifade ve yaklaşımı nasıl içinize sindirebiliyorsunuz.

Ama yüce Mevlam öylesine adaletli ki Sav bu konuşmayı yaptıktan kısa bir süre sonra tarihin çöplüğünde yerini aldı.

Bunu yakın bir örnek olarak verdim.Yaş olarak hatırlarsın bu yaşananları…

Oysa daha eskilere gidelim.

Bu ahlak sizde ırsı olmuş.Genlerinize işlemiş.Biz İnşallah ruhunuza kadar işleyen bu GDO su bozuk ruh halinizi tedavi edeceğiz.

“İslamiyet denince benim aklıma çorap kokusu gelir ”  

Bu zavallı sözlerin sahibi , CHP ‘nin ideologlarından,uzun yıllar bu partiden milletvekilliği yapmış Falih Rıfkı Atay’ dan başkası deyildir.Bu neviden ideologlarla yola çıkan bir siyasi kervanın zaman içerisinde daha bir çok defosunun olması ise elbette kaçınılmazdır.

Şimdi gel Partin CHP’nin günah galerisinde bir gezinti yapalım…Umuyorum ki sen de benim gibi sık sık ”  haşa  haşa ”  diyeceksin.

İsmail Habib Sevük ,bir yandan CHP Milletvekilliği yaparken bir yandan da Cumhuruyette köşe yazarıdır.Bir yazısında “Namaz diye bir şey katiyyen yoktur”

Bir diğer Vekiliniz Celal Nuri İleri.

Bir yazısında ” İnsan hayvandan ayrılınca bir nevi maymun ailesiydi.ilk atalarımız ormanın içinde sürü halinde serseriyane dolaşıyorlardı..İslamla mahvolduk”

Hepsi partinin önde gelenleri..Ortak görüşleri İslamlık terakkiye manidir.Bu dinle yürünmez,mahvoluruz ve bize kimse ehemmiyet vermez.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz.Sadece isim olarak zikredersek

Mahmut Esad Bozkurt

Mehmed Şeref

Reşad Nuri Güntekin

Vedat Nedim Tör

Abdullah Cevdet

Refik Ahmed Sevilgen

Osman Nuri Çerman

Orhon Seyfi Orhon

Mim Kemal Öke

İsimleri çoğaltmak mümkün.Böyle bir durumda ” ee canım o onların kendi görüşleridir”  diyerek geçiştirmeye kalkmayın sakın.Kurumsal bir kimliği teşkil eden şahsiyetler din gibi hassas konularda dengeyi kurmak zorundadır.

Yukarıda verdiğimiz örnekler sadece ayzbergin su üstünde kalan kısmı. Bu radan da anlaşılmaktadırki CHP’ye din alerjisi ırsı olarak işlemiş.

Böyle benim CHP’li arkadaşım.Bu millet dinine diyanetine sahip çıkmasını bilir.Değerleriyle alay ettirmez.Edenler tarih sahnesinden silinip gider.

Hadi gel bu akşamda şu gecenin seslzliğinde bu konuyu bir düşün.

Sor kendi kendine. ” Bizdeki bu İslam alerjisi nedir ?”  “Ne istiyoruz bu saf ,temiz,dini bütün insanlarımızdan.? Onların inaçları bizi neden bu kadar rahatsız ediyor?

Hadi sor kendine kardeş.

Bak göreceksin bir bardak suda boşuna fırtına kopartıyor muşsunuz. Anlayacaksın.

Ve anlayacaksın bu milletin sizi neden iktidara getirmediğini…

Ve daha bir çok şeyi….

Tabi anlayabilirsen…

Kal sağlıcakla.Yarın görüşmek üzere

İlhan Nezor

(Son Şehzade)

CHP’Lİ ARKADAŞIMA CEVABIMDIR.! ( 4 )

Bazı insanlar vardır ruhlarında tedavisi zor hastalıklar peydah olmuştur.

Bunun başlıca sebebi de kuru bir ihtiras sahibi olmalarından kaynaklanmaktadır.

Malum ,ihtiras içinde olanlara gerçekleri anlatmak çölde kumları, ummanda dalgaları idare etmekten daha zordur.Onun tedavisini ancak Allah verir.Bize düşen bu hastalığı teşhis etmek ve uyarıcı olmak…

Çünkü toplumlar da bir beden gibidir.Uzuvların birinde bir hastalık peydah oldumu tüm bünyeyi rahatsız eder.

Bugün dördüncüsünü anlatacağımız bu rahatsızlıklar maalesef benim CHP’li arkadaşlarımda da mevcut.

Sevgili arkadaşım ,duydumki  bu yazdıklarımdan dolayı uykusuz geceler geçirmişsin.

Acaba bu yazılanlar doğrumu.? Eğer bunlar gerçekten doğruysa o zaman bize anlatılanlar gerçeği yansıtmıyor.Cumhuriyeti kuran irade halkına böyle davranamaz.Bu emperyal odaklı bir güç gösterisidir.Bunu asla kabullenemem”

Bu düşüncelerle uykuya daldığını biliyorum.Bu büyük bir gelişme.Buna inan çok sevindim.Ne mutlu bana ki,sizi muhasebe yapmaya teşvik ettim.

Bu nedenledir ki , “ devamı ne zaman gelecek “ diye soruyorsun.

Yukarıda da ifade ettiğim gibi sizdeki halkına karşı bu ihtiras hastalığı devam ettikçe bu yazılanların sonu gelmez.

Neyse konuya girelim.

Üçüncü bölümde beyin takımınızın halkın uğruna can verdiği manevi değerlere bakışını anlatmış ve bazı isimlerinbu değerlere davranışlarını örnekleriyle anlatmıştım.

Bugün ise ,yine aynı tebaanın halkını nasıl horladığını,ona nasıl tepeden baktığını,efendilik taslayıp onu nasıl köleleştirmek istediğini birkaç örnekle anlatacağım.

Sevgili CHP’li arkadaşım,aziz dostum…

Artık Marksist sınıf toplumu anlayışı bitmiş,bireyin öne çıktığı hür düşüncenin rağbet gördüğü,onun fikirlerinin ,arzu ve isteklerinin dikkate alındığı bir Türkiye’de yaşıyorsunuz.

Artık eski Türkiye yok.

Artık hiç kimse,Meclis kürsüsünden “ Burası Türkiye’ye meydan okuma yeri değildir.Derhal bunlara haddini bildiriniz” diyerek kaos oluşturup rant elde edemeyecek.

Artık bu büyük millet , CHP iktidarı döneminde duyduğu “Ulan Öküz Anadolu’lu” hakaretine maruz kalmayacak.

Artık bu millet, kıyafetinden dolayı Ankara Ulus meydanından kovulmayacak.

Artık bu millet tren vagonundan iner inmez “ sen bitlisin” denilerek  hamama gönderilmeyecek.Evet bu millet , kendisine biçtiği ahlak ve fazileti özgürce yaşayacak.

Çünkü artık CHP iktidara gelemeyecek.

Ne o..! Söylediklerime şaşırmış gibisin.

“ Yani bu anlattıkların CHP döneminde mi oldu”

Evet dostum doğru tahmin ettiniz ,aynen öyle.

Örnek mi istiyorsun ? Hangi birini anlatayım ki.

Aşık Veysel’i biliriz.Anadolu’dan kopup gelmiş bir halk ozanı.Atatürk’le görüşmek için Ankara’ya gelir ve Ankara Ulus Meydanından Polis zoruyla şehir dışına gönderilir.

Neden biliyor musun?Çünkü o bir köylü idi.Çünkü onun pantolonu yamalıydı.Bu halde nasıl çıkardı efendilerinin yanına.

Aşık Veysel’in torunu Halil Süzer anlatıyor : “Dedem köylü kıyafetleri giyiyordu.Elbiseside yamalıydı.Ayakkabı olarak çarık giyiyormuş.Hatta çarığı bile yamalıymış.O dönemin fakirliğinin getirdiği durum bu.Zabıta Polisleri onu bu kıyafetle görünce Ulus’tan atmışlar.Oysa dedem Atatürk’le görüşmek için üç ayda yayan olarak Ankara’ya gelmişti.Hatta ‘uzun ince bir yoldayım’ ı da bu esnada söylediği rivayet olunur.”

İşte böye CHP’li dostum,bu despotizmi siz yaptınız Aşık Veysel’e ve onun şahsında bu necip millete.Ben yorum yapmıyorum siz izah edin.

Gelem bir başka öğneğe,

O meşhur Vali’nizi hatırlarsın değil mi? Nevzat Tandoğan’ı

Topluma yaptığı zulümlerle adı özdeşleşmiş olan ve aralıksız 17 yıl Ankara Valili’ği yapan aynı zamanda CHP İl Başkanı da olan Tandoğan.

Aşık Veysel’e yapılanlardan daha kötüsünü Anadolu gençlerine yapmıştır.1944 Milliyetçilik olaylarında Nihal Atsız’la birlikte Komonizme karşı şerefli  mücadeleyi başlatan bir Anadolu yiğidi: Osman Yüksel Serdengeçti

Sizin sadist ruhlu Vali’niz ve İl Başkanınız Tandoğan Serdengeçti ve birkaç arkadaşını makamına çağırır.

“Ulan öküz Anadolu’lular ! Sizin milliyetçilikle,komonizmle ne işiniz var. Komonizm gelecekse onuda biz getiririz.Sizin iki göreviniz var.Birincisi:Çiftçilik yapıp mahsül yetiştirmek,devlete vergi vergi vermek…İkincisi:Askere çağrıldığınızda askere gitmek.”

Ve  konuşmasından sonra Osman Yüksel’e öyle bir yumruk vurur ki,dişinin birisi kırılıp düşer.

İşte böyle CHP’li dostum ,bütün bu ahlaksız davranışları siz yaptınız.Bunu da bir yorumla bakalım.

Hani sık sık “ Cumhuriyetin kazanımları “ diyordunuzya.O çerçevede değerlendir.Nereye koyacaksın bu iki hadiseyi.Ve daha binlercesini.

Şunu iyice belle aziz dost.

Bu millet her şeye katlanır ama asla “hor görülmeye ,tepeden bakılmaya” müsaade etmez.

Yaşamının en zor anında bile bir kuru ekmeğe bir kuru soğana kanaat getirir , asla isyan etmez.O halinde bile “Allah millete , devlete zeval vermesin” diyerek sadakatini dile getirir.

Allah sizlere bu milleti tanımayı ,bu millete efendi olmayı değil ,hizmetkar olmayı ne zaman nasip edecek bende merak ediyorum.

Bugünlük bu kadar.

Yarın “Davasını satan MHP’li?”  sorunuza cevap verip bitireceğim.

Kal sağlıcakla.

 İlhan Nezor

(Son Şehzade)

 

Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(5)

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Mustafa Kemal‘de dahil günümüze kadar“Vesayet ve Hegemonya” altında yaşamanın nelere mal olduğunu,toplumun nasıl devşirildiğini çarpıcı örnekleri ile anlatmış ve küresel bir çetenin dayatmalarına karşı toplumun atom çekirdeğinin nasıl parçalandığının örneklerini vermiştik.

Son dönemlerde de yaşanan bu handikaplardan misaller vererek hegemonik baskılardan nasıl kurtulma çabalarımızdan örnekler vererek yazı dizimizi tamamlayacağız.

Türk siyasi yaşamı darbelere adfedilerek yazılma geleneğinin bir serencamıdır.Bu gelenek içerisinde yerli ve milli kalkınma hamleleri ile dikkatleri üzerine çeken Milli Görüş lideri Necmeddin Erbakan’dan bahsetmeden geçemeyiz.

1970 sonrası Necmeddin Erbakan Hoca sanayi hamlelerinden,tam bağımsızlıktan bahsetmeye başlamıştı.Bu çıkış, haliyle “Küresel Güçleri ” ve hegemonya altında siyaset yapmaya alıştırılmış işbirlikçi politikacıları rahatsız ediyordu.Bütün engellemelere karşı Erbakan’ın bu yerli ve milli duruşu halk nezdinde genel kabul görmüş ve ülkenin her tarafında konuşulur olmuştu.

Türkiye’yi batı engizisyonu karşısında ayağa kaldıracak bu fikirlerin siyasi arenada bir karşılığı olmalı ve temsil edilmeydi. Erbakan daha önce de bu düşüncelerinden dolayı Odalar Birliği Başkanlığından da polis zoru ile indirilmişti.Üniversite yıllarında da arkadaşı olan Demirel‘in Adalet Partisinden aday olmak istedi. Ancak Küresel Şambala Çetesi devreye girerek vesayetin zavallı temsilcisi Demirel’e baskı yaptı ve  adaylığını engelledi.Demirel küreselci ağabeylerine karşı Türk Milleti‘nin onurunu korumak adına kefen giymeyi göze alamamıştır.Bu durum vesayet altında lider olarak kalmanın ezikliğidir.

!970 Muhtırası…Milli Nizam’ın kapatılışı…

Erbakan Hoca İsviçre’dedir.Zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur devreye girer ve Erbakan Hocayı arayarak Türkiye‘ye dönmesini söyler.Gelinen süreçte 11 Ekim 1972’de Milli Selamet Partisi kurulur.

Ve Türkiye artık yeni bir doğum sancısı çekmektedir.Bu aşamada “Türk Derin Devleti” Şambala Çetesine karşı harekete geçmiş ve büyük bir hamleye imza atmıştır.İleride yaşanacak Kıbrıs Meselesinin de kaderini belirleyecek olan bir dönemece girilmiştir. Türkiye’nin istikbali konu edilerek Sağ-Sol meselesinin ortadan kaldırılıp MSP_CHP Koalisyonu oluşturuldu. Kıbrıs’ın tamamının alınması konusunda ısrarcı olan Erbakan’ın bu tavrı engellenmeli idi.Nitekim de öyle oldu.Bugün Avrupalı dostları tarafından “Şovalye Nişanı” verilerek taltif edilen Can Dündar, Bülent Ecevit’in hatıralarını yazmıştı.Hatıralarda yer almayan ancak katıldığı ortamlarda anlattığı şu hadise Küresel Çete Şambala‘nın Türkiye üzerindeki hegemonik baskısı açısından çok çarpıcı bir örnektir.

Bülent Ecevit diyor ki ;  Henry Kıssencer (dönemin ABD Dışişleri Bakanı) beni aradı ve dedi ki ‘Sayın Ecevit şu hatta durmanızı istiyoruz…’ Ben de dedim ki ‘Arkadaşlarla bunu müzakere edelim size haber veririz’ Kıssencer bana aramanıza gerek yok birazdan Genel Kurmay başkanı yanınıza gelecek ve bunu size bildirecek dedi ve telefonu kapattı.Birazdan da Genel Kurmay Başkanı geldi ve Sayın Başbakan şu hatta durmamız gerekiyor dedi”

Bu durum vesayet ve hegemonya altında yaşamaya alıştırılmış bir portre sunmuyor mu?

Kıbrıs‘ta kazanılan bu zaferden sonra kendisi “Kıbrıs Fatihi” olarak anılmaya başlanan Ecevit , Küresel Çetenin entrikalarına boyun eğmek zorunda kalmış ve ilerideki politikalarını da o istikamette yürütmeye başlamıştı.Kazandığı bu ünvanla tek başına iktidara geleceğini sanan Ecevit, koalisyonu bozmuştu.Toplumda kutuplaşmaların artmasına da zemin hazırlanmış  ve belkide siyasi  yaşamının en önemli hatasını yapmıştı.Terörün ayyuka çıktığı bir dönemece girilmişti artık.Daha sonra AP,MHP,MSP koalisyonları ile MC Hükümetleri kurulmuştu.

Bu dönem Küresel Çete açısından Erbakan başta olmak üzere milli damarların kesilmesi gerektiği bir dönemdir.İleride faili meçhul cinayetlerin artmasına zemin hazırlayacak entrikalar ve tezgahlar kurulmuştu Küresel Çete tarafından.Artık karanlık bir sürece girilmişti.Bir yandan bugün karşımıza FETÖ olarak çıkan örgüt sinsi bir şekilde askeri ve idari yapılanmayla örgütlenmeye devam ediyor bir yandan da PKK Terör Örgütü devlet destekli organize oluyordu.

Bu ifadelerle devleti itham altında bıraktığımız sanılmasın.Bu iddiamızı ileri de faili meçhul cinayetlerle çalkalanan Türkiye‘de Askeri Savcılık ve Devlet Bakanlığı yapmış birinci ağızdan dinleyebiliriz. Baki Tuğ...

Sonraki yıllarda basına yansıyan ve özel sohbetlerinde sıkça dile getirdiği bir anısı o dönem Türkiye’sinin nasıl bir vesayet ikliminde olduğunu anlatmaya yeterlidir.

Baki Tuğ anlatıyor…

Ben, Abdullah Öcalan ve arkadaşlarını ‘Şafak Bildirisi’ davasından yargılıyorum.MİT’ten bana bir yazı geldi ‘Abdullah Öcalan bizim elemanımızdır ona göre yargılayın…’ Ben de Öcalan’ı salıverdim”

Şimdi ne alakası var diyeceksiniz ama şu cümlemizin altını çizin.

Uğur Mumcu’nun öldürülmesini bu cümlede aramak gerekir.”

Uğur Mumcu bu iddiaları dile getiren yani ,  Abdullah Öcalan ve PKK‘nın gayrı resmi illegal yollarla devlet eliyle nasıl desteklendiğini kanıtlayan bir kitap yazma aşamasında idi. Yazmasın diye öldürüldü.

Bu olay sonrası Küresel Çete yine devreye girdi ve bu cinayetin arkasında “İslami Terör”  yapılanması kuşkusu ile İran‘ı hedef göstererek “Kahrolsun Şeriat” sloganları ile olayın derinliğinden bihaber olan halkımızı sokaklara dökmeyi başardı.

Baki Tuğ yıllar sonra bir TV proğramın da ” Mumcu , benden MİT ve PKK ilişkisinin olduğu belgeleri istedi, kitap yazacaktı.Buluşamadık ve öldürüldü….” diyecekti.

Derin Küresel Çete Şambala Örgütü o dönem devlete öylesine nüfuz etmişti ki  ” Ben MİT Müsteşarlığı yapmadım. CIA’nın Türkiye temsilciliğini yaptım” diyen Mit Müsteşarlarını da görecekti Türkiye.

Şimdi söyler misiniz bana hangi bağımsızlıktan söz ediyoruz..!

Daha sonraki yıllarda Özal‘ın karşı karşıya kaldığı Küresel Çete faaliyetlerine de rastlıyoruz.Körfez Harekatında Lozan’da emanet verilen Musul ve Kerkük baskı ve zulüm altında idi.Bu durumu gören Özal sınıra asker yığıp Musul ve Kerkük‘ün alınması konusunda ısrarcı idi.Ancak ne gariptir ki Ecevit‘in Kıbrıs Harekatında başına gelenler onun da başına gelmiş ve zamanın Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay’ın “Olmaz, böyle bir harekatı yapamam”  demesi üzerine istifa ettirildi.

Bu olaylar silsilesi bununla kaldı mı? Hayır..!

Sonraki yıllarda da kahraman Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis Paşa‘nın şehadet haberi ile karşılaşmaktayız.Eşref Bitlis Paşa o dönem Güneydoğu‘ya Amerika tarafından yerleştirilen ve Erbakan’ın da şiddetle karşı durduğu  “Çekic Güç” ün varlığından rahatsız olmuştu.

Eşref Bitlis Paşa,hem  kahraman bir asker hem de bir Bozkurt edasıyla “Çekiç Güç Güneydoğu’da Terör Örgütü PKK’ya yardım ve yataklık etmektedir.Derhal ülkeden çıkarılmalıdır…” açıklamasını yapmaktaydı.

Bu açıklamadan kısa bir süre sonra “buzlanma” nedeni bahane edilerek bir uçak kazasına kurban edildi.

Burada anlaşılmaktadır ki,Müslümanların ‘Ben Mü’minim ‘ diyenlerin iktidarla imtihanı çok zordur.Bunu nerede anlıyoruz?

Bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat’ın postalları altında ezilen Türkiye’de tabana yayılmayan ,basında yer almayan, hiç kimseni bilmediği bir olay oldu.Mark Grosman ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Türkiye’ye bir talimatla gelir. Türkiye‘nin sınırlarını değiştirecekler. uygulanmak istenen plan şu idi. Türkiye‘nin Güneydoğu‘sunu Türkiye‘den ayıracaklar.Buna karşılıkta  Azerbaycan’ın Güneyini  İran’dan ayırıp biz veriyorlardı.

İşte tam bu noktada “Türk Derin Aklı” devreye giriyor.Bugün FETÖ diye karşımıza çıkan ve o dönem de Parelellerle birlikte yaşamak zorunda bırakılan devlet diyor ki; “Ben bugüne kadar bunların benimle beraber devletin içinde bulunmalarına tahammül ediyordum. Çünkü,onların kanatları altında varlığımı devam ettirebiliyordum.Kendi emniyetim için bunu yapıyordum.Ama şimdi bizzat benim müttefiklerim benim topraklarıma göz diktiler.”

İçerideki bu hain yapılanma karşısında “Türk Derin Aklı” devreye giriyor ve “Yeni Türkiye Stratejisini” belirliyor.Tam bu noktada Devlet Bahçeli’ye önemli görevler düşüyordu.28 Şubat koalisyonunu erken seçim kararı alarak yıktı.Dolayısıyla ABD tarafından gönderilen Mark Grosman‘ın bu hain planı devre dışı bırakılıyordu.Bu arada ilginç bir gelişme oldu.Abdullah Öcalan Türkiye’ye ABD tarafından teslim edilmiş karşılığında da Fethullah haini ABD’deki malikanesine yerleştirilmişti.

Kısa bir süre sonra da Başbakan Ecevit şu açıklamayı yapacaktı.Ben ABD’nin bize APO’yu teslim edişini ve çeşitli dayatmalarda bulunmasını hala anlamış değilim.diyecekti.

Bu yazı dizimiz boyunca anlattığımız hadiseler Türkiye‘nin nasıl bir hegemonya altında olduğunu göstermeye yetecektir.Daha önce de ifade ettiğimiz gibi,Türk Siyasi Yaşamında Liderler yapılan baskılar karşısında zaman zaman siyasi takıyye yapmak zorunda kalmışlardır.Ak Parti‘nin ilk yıllarında yaşadığımız Türk Askerinin başına çuval geçirilmesi olayı milli onurumuzu zedelemişti.Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın gazetecilerin kendisine “Efendim ABD’ye karşı nota verecek misiniz?  sualine verdiği “Ne notası Müzik notası mı” cevabı milli hafızamızı yaralamış gibi gözükse de buraya  kadar anlattıklarımızdan doğan gerekçeler göz ardı edilmemelidir.Tayyip Erdoğan o gün yaptığı takıyyenin karşılığını Beyaz Saray‘da Trump‘ın yüzüne karşı söylemiştir.Ne idi o..? Türkiye’nin Afrin Harekatı öncesi ABD‘nin Terör Örgütlerine binlerce tır silah yardımı yapmasını ve Türkiye‘yi hedef tahtasına oturtmasının doğuracağı sonuçlara katlanması gerekeceğini söylemişti.Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada silah yardımını kesmesini aksi takdirde müttefiklik hukukunun dışına çıkarak tüm terör unsurlarının ayırt edilmeksizin vurulacağını tüm ABD’lilerin gözlerinin içine bakarak söylemişti.

Ve neticede dünyanın en gelişmiş ordularının bile bu kadar başarılı olmayacağı bir harekatla ABD’nin askeri karizması çizilmiş oldu.

2000 den 2007′ye kadar Tayyip Erdoğan Türkiye’yi Küresel Güçlere karşı oyalama,darbelerden koruma,vakit kazanmak için takiyye yapmıştır.Ne idi bunlar? BOB Eş Başkanlığı,İsrail’den ödül almalar,Özerklik şartları imzalamalar vs…

Peki Erdoğan bu dik duruş cesaretini nereden alıyordu…?

Yeni strateji gereği Türkiye Cumhuriyeti Devleti artık bundan böyle tarih boyu kan kusturan vasilerini bırakıp egemenlerin hegemonyasından çıkıp kendinden menkul bölgesel lider küresel aktör olma zorunda kaldığından ötürü “Yeni Türkiye Stratejisine “geçtiğinden dolayıdır.

Denilebilir ki yaşanan bu gelişmeler 15 Temmuzla birlikte bir vesayetten kurtuluş bir Hegemonyadan kurtuluşun miladı olmuştur.

“Türk Derin Aklının” ortaya koyduğu “Yeni Türkiye Stratejisi”  zalimlere karşı dik duruş mazlumlara karşı da şefkati “Dünya beşten büyüktür” diyerek tarihteki onurlu yerini almıştır.

Vesselam…

İlhan Nezor

 

 

 

 

Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(5)

Kefen giymeyi göze alamayanlar “Vesayet ve Hegemonya” altında yaşamanın ne anlama geldiğini anlayamazlar.Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren iç ve dış siyasetimizde,sosyal yaşantımızda ,adeta ensemizde “boza pişiren” bir ABD tahakkümünden bahsetmeden konuyu anlayamayız.

Şu gerçeğin altını bir kez daha çizelim….

Dünyada hiç bir millet Türklere , dolayısıyla Osmanlı’ya değinmeden tarihini yazamaz.Amerikan tarihini bile yazmaya kalksanız ,1830‘da Osmanlıların Tunus Valisi, Akdeniz’deki “Amerikan Donanmasını” yılda 30 bin dolar karşılığında korumayı taahhüt ettiğinin vesikalarını görürsünüz..Osmanlı Devleti , Amerika ile yaptığı anlaşmayı “Devlet Başkanı” imzası ile değil,“Kuzey Afrika’da ki Valisi” ile yapmıştır.Osmanlı, oradaki bir “Valiyi ” Amerikan Başkanına eş değer görmüştür.Amerikan tarihinde “İngilizce” yazılmadan yapılan tek anlaşma budur.

İşte daha dün donanmasını bile korsanlara karşı korumaktan aciz bir Amerika,son yüz yılda derin bir yapılanmaya girerek “Küresel Aktör” olmayı başarmış,kurduğu Şambala Çetesi ile başta Türkiye olmak üzere “İslam Coğrafyasında”   operasyonlara başlamıştır.

Ülkeleri önce “özgürlük,demokrasi,barış “ gibi argümanlarla etnisiteyi dip dalga hareketi oluşturarak karıştırmış “Önce sorun çıkar sonra çözüm öner” mantığı ile de yaşanan her olaya müdahil olmayı başarmıştır.Neticede “vesayet ve hegemonya ” köleliğini kabul ettirmiştir.Günümüzde ise terör örgütlerini alenen destekleyerek bunu kanıtlamıştır.

Bu yazı dizimizde Türkiye’de bu vesayet ikliminin nelere mal olduğu ve acı sonuçları üzerinde örnekler vererek başlamıştık.Şimdi çok çarpıcı ve bir o kadar da acı bir örnekle devam edelim…

Demokrat Parti , Adnan Menderes dönemi yıl 1957...Aynen bu günlerde olduğu gibi sınırlarımız boyunca Ortadoğu coğrafyasında sıkıntılar vardır.Irak‘ta Türkmenler katlediliyor. Hiyerarşik düzen bozuluyor ve sınırlarımız tehdit ediliyordu.Aynı zaman Kıbrıs’ta da sıkıntılar yaşanmaktaydı.Böyle bir hengamede sınır güvenliğini sağlamak için Menderes Hükumeti , Güneydoğu Anadolu bölgesinde askeri bir hareketlilik hazırlığına başladı.Bu olağanüstü durum karşısında Bakanlar Kurulu’nu acilen topladı.Bir müddet sonra çok terbiyesizce bir davranış oldu.Toplantı esnasında kapı vurulmadan , izin alınmadan,randevu almadan bir adam içeri girer. Flecher Ware…

Bu adam zamanın ABD Ankara Büyükelçisidir. Bu baskın karşısında Menderes ve Bakanlar şaşkınlık içerisindedir. Menderes‘e toplantıyı bırakmasını söyler.Menderes ile birlikte başka bir odaya geçerler. Flecher Ware Başvekil  (Başbakan) Menderes‘e hitaben “Askerlerinizi sınırın ötesinde görmek istemiyoruz,bu bir rica değildir.” diyor.Adeta bunun bir emir olduğunu söylüyor.Oysa Türkiye hem müttefik hem de Nato üyesidir.Buna rağmen ABD Elçisi Türk Hükümeti Başbakanına  karşı adeta “Müstemleke Valisi” muamelesi yapmıştır.

Bakanlar Kurulunun kapısını çalmadan ve izin alamadan içeri giren elçi Menderes’ten şu cevabı alır;

Amerikan Hükumetine bölgemizde barışı koruma konusunda gösterdiği çabalardan minnettarız ve teşekkür ediyoruz.Bu konuyu,yarım saat içerisinde Cumhurbaşkanımızla konuşacağım…Ve Amerikan Hükumetinin tavsiyelerini adım adım takip edeceğiz.Konuyu,kamuoyuna nasıl aktaracağımızı da size bildireceğiz…”

Demiştik ya “Türk Devlet Adamları arasında hain aramayın mahkum arayın” diye.İşte böyle bir durumla karşı karşıya gelmiştir Türkiye. 

“Vesayet ve Hegemonya” altında yaşamanın ezikliğidir bu yaşananlar. ABD tavsiyelerini,yani emirlerini kamuoyuna açıklamayı bile ABD Elçisi’nin onayına bırakan bir Türkiye‘den bahsediyoruz.Daha dün Akdeniz’de ki donanmasını koruyamayıp Osmanlı’ya haraç vermek zorunda kalan ABD değil miydi?

Ecevit’in Clinton karşısında duruşunu hatırlayalım.Hakeza Demirel‘in Bush karşısında duruşu…

ABD, karşısında “Müstemleke Valisi” gibi durmak isteyen bir Türkiye görmek istiyordu.

Ancak Tayyip Erdoğan‘la birlikte bu planları bozuldu.Adete kimyaları dumura uğradı. ABD‘nin “Vesayet ve Hegemonya” üssü olan IMF‘nin Türk ekonomisinden el çektirilmesi ve sonrasında gelişen “One Minute” hadisesi…ABD Elçiliğinde çalışan Ajanın tutuklanmasıyla başlayan “Vize” krizi… ABD‘li papaz Andrew Craig Brunson’un Fetö ile ilişkisinin bulunması , Erdoğan‘ın “Al papazı ver Papazı”  çıkışları ABD’nin kimyasını bozmuştur.

Karşısında hep “Müstemleke Valisi” görmeye alışan ABD , Kasımpaşalı‘nın bu davranışları karşısında onu devirmek için elinden geleni yaptı,yapıyor.Devletin her kademesinde “habis bir ur” gibi örgütlenen FETÖ‘ye başvurması ve onu Pensilvania’da koruma altına alması da kimyasının ne kadar bozulduğunu göstermektedir.

(Devam edecek…)

İlhan Nezor

 

Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(4)

Hegamonik baskı altında kalan Türkiye Nato’ya karşı Kore‘ye asker göndermek zorunda kalmış ve orada ödediği bedelin yeterli olmaması anlaşılınca “Çok partili demokratik bir rejim “ dayatması ile karşılaştı.Neticede 1946 yılı bu geçiş sürecinin başlangıcıdır.

Demokrat Parti‘nin iktidara gelişi ile daha önce Atatürk’ün önderlik ettiği Sadabat Pakt’ını biraz daha ilerletip Bağdat Pakt‘ı oluşturarak yeniden diriltmeye çalıştı.Ancak o dönem Ortadoğu coğrafyasında da operasyonlarına devam eden “Küresel Çete Şambala” bugün olduğu gibi Mısır üzerinden entrikalarına devam etmekteydi.Çünkü Mısır‘da yaprak kımıldasa Ortadoğu nezle oluyordu.Menderes’in bu girişimini önlemek için Küresel Çete Şambala ,Cemal Abdulnasır’la irtibat halindeydi.

O dönem Demokrat Parti’nin Dışişleri Komisyonu üyesi Gıyasettin Emre  bir anısında o süreci şöyle anlatır,

“Bir gün bir toplantıda Mısır Büyükelçisine şaka yollu dedim ki ‘Beni Mısır’a davet etmediniz’ deyince bana ‘davet ediyorum buyurun gelin’ Bunun üzerine Başvekil Adnan Menderes’e gittim.’Efendim Mısır Büyükelçisi’nden davet aldım’ deyince bütün telefonları kapattırdı ve bana dedi ki’ Gıyasettin Bey seni özel temsilcim olarak Cemal Abdulnasır‘a gönderiyorum git ona deki ‘Allah bütün zenginlikleri müslüman ülkelerin altına döşemiş dünyada zannedildiği gibi Amerika ve Sovyetler birbirinin düşmanı değildir.Ona söyle biz bir araya gelelim,birlik olalım.Bu, dünyada üçüncü bir güç olarak çıkmamızı sağlayacaktır.’ dedi.Ben bu mesajı Cemal Abdulnasır‘a söyledim. ”

Menderes‘in bu teklifinden sonra umulmadık gelişmeler meydana geldi.Cemal Abdulnasır , Irak‘ta Baas‘cılara darbe yaptırarak Kral Faruk‘u düşürdü ve Bağdat Paktı’nın kurulmasını engelledi.

Sonra ne oldu..?

Eski ABD Başkanı Ayzehover‘in dediği gibi “Politikada hiç bir şey tesadüflere bırakılamaz.Eğer toplumları sarsan bir hadise meydana geliyorsa bilinsin ki o daha önceden hazırlanmış ve uygulamaya konulmuştur.”

O yıllarda Saddam Hüseyin’in adı ön plana çıkar.Cemal Abdulnasır ve Jorc W Bush’un babası ve bölgedeki CIA temsilcisi tarafından Irak‘ın Başkanı olarak tayin edilmiştir.Bu bilgi Abdulnasır‘ın oğlunun hatıratında yazmaktadır.

O dönem Irak Ordusu Türkler tarafından eğitilmiş bir ordu idi.Irak’la olan askeri işbirliğimiz çok öncelerine dayanır. Irak‘ın Sammara şehrinin tarihide çok ilginçtir.Abbasi Halifesi Haçlı Seferlerine karşı ordusunu Türk’lerden seçiyordu.Şehvetli Arap kadınlarından korunmak için Sammara’yı sadece Türk Askerleri için oluşturulduğunu söylenir.

Neyse devam ediyoruz….

Menderes’in Bağdat Paktı‘nı kurma teşebbüsü  ve ayrıca 1955 yılında Ruslarla ‘nükleer antlaşmalar’ yapmaya karar vermesi vesayetin egemenleri tarafından bardağı taşıran son damla olarak görülmüştü.Neticede Menderes‘in öldürülmesi gerekiyordu ve öyle de oldu.

Yıllarca bize doğru olarak nakledilen bir yanlışı burada zikretmeliyiz.Menderes‘in idamında  ne CHP ne de İnönü’nün dahli vardır.Oğul Aydın Menderes bir anısında ” Annem Berrin hanım’la İnönü’ye gittik.Babamın idam kararı var.Engellemesi için yalvardık.Gözleri dolu dolu oldu ve dedi ki ‘elimden hiç bir şey gelmez.Yapabileceğim hiç bir şey yok’ dedi.

Buradan da açıkça anlaşılmaktadır ki, Menderes’in öldürülmesine Türk Silahlı Kuvvetleri  karar vermemiştir.Bugün olduğu gibi TSK içinde ki uşaklarını kullanmıştır.Egemen güç derin Küresel Çete Şambala örgütü “Öldürün” dedi ve biz de uyguladık.Dolayısıyla “Paralel Egemen Yapı” nın Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren var olduğu anlaşılmaktadır.

Böylesine büyük hegemonya ve vesayet altında bulunan Türkiye derin Türk aklını devreye sokarak her türlü olumsuzluğa rağmen vesayet altına girmeyi vatanseverlik olarak kabul etmiştir.Çünkü,tek gaye Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tüm bu zulümlere rağmen devam ettirmesidir.

Son günlerde İngiltere ile yakınlaşıp sıkıntılardan kurtulunacağı düşüncesi o dönem de var idi.İşte bu bağlamda Abdülhamid‘in İngiltere Kraliçesi’nin elini neden öpmek zorunda kaldığını daha önce zikretmiştik.

1960 darbesinde yanlış bilinen konulardan birisi de,Albay Alparslan Türkeş ve arkadaşlarıdır.Türkeş’in Menderes‘in katlinde baş rol oynadığı yalanıdır. İftiradır. Türkeş‘in Cemal Gürsel‘e ve İnönü‘ye “Sakın böyle bir şeye kalkışmayın memlekete zarar vermiş olursunuz” içerikli sayısız mektupları vardır.Bunun üzerine Türkeş Hindistan Yeni Delhi‘ye “Askeri Ataşe” olarak bir nevi sürgün edilmiştir.1960 darbesi ordu içerisinde yapılan bir darbe idi.Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları tutuklanıp içeriye atılarak yönetime el konulmuştu. Daha sonra süreci yönetecek “General” bulunamadığı için emekli olmuş Cemal Gürsel’i başa getirdiler.Bu durum egemenlerin vasilerinin nasıl devreye girdiğini göstermektedir.1980 darbesi de böyledir. ABD‘nin “Bizim çocuklar” dediği paşalar bu plana mecbur kalmışlardır .Eğer darbe yapmamış olsalardı onlara karşı başka bir darbe yapılacaktı.12 Eylül 1980′in asıl kahramanı Orgeneral Haydar Saltık’tır. Fetullah Gülen’in askerdeki komutanı.

Bu noktada önemli İstihbaratçımız Mahir Kaynak‘tan bahsetmeden geçemeyiz.

Kaynak,1970‘de bir MİT Görevlisi ve aynı zamanda da “Sol Örgüt” görevlisidir.O dönemde Askeriye içi bir darbe planlarının hazırlıkları yapılıyordu.Bu plan savuşturuldu anacak 12 Mart‘ta Hükumete “Muhtıra” verildi. Demirel o meşhur “Fötr Şapkası” nı da alarak gitmek zorunda bırakıldı.

Kaynak o günleri bir TV proğramında “Türkiye’de 12 Mart Muhtırası Amerika ve İngiltere’nin anlaşması üzerine verildi.”  dedi

Böyle bir yapılanma Türkiye‘de iktidarları bizim seçmediğimizi Küresel Güçlerin bize dayattığı bir “Demokrasi Oyunu” olduğunu göstermektedir.

Bütün bu vesayet ve hegemonya yapılanmasını bilmeyenler,haksız yere askere sövmektedirler.

Devam edelim…

Cumhurbaşkanı olarak İnönü’nün engelleyemediği bir idam kararını Türkeş‘in önlemesi elbette beklenemezdi.Bu ülkede hiç bir zaman Türk Silahlı Kuvvetleri darbe yapmadı.Egemenler öyle emretti.İçerideki maşalar devreye girdi.

İşte o tarihten sonra 1963′te bugün başımıza bela edilmek istenen FETÖ’ nün  kurulma aşamasına geldi.

(Devam edecek…)

İlhan Nezor