YSK KARARI, CHP SEÇMENİ VE EMPATİ…

Ekrem İmamoğlu’na oy veren CHP seçmeninin duygularını anlıyorum. Hatta iddia edebilirim ki, onları benden daha iyi anlayan biri olamaz. Çünkü onların ilk kez yaşadığı bu duyguyu ben defalarca yaşadım. Oy verdiğim/seçtiğim adayın mazbatasının/seçilme hakkının geri alınmasının ne demek olduğunu, bunun insanı nasıl çaresiz bir hale sürüklediğini benden daha iyi kimse bilemez. Çünkü ben bu duyguyu defalarca yaşadım. İşte bazı örnekler;
.
Yıl 1991, genel seçim var. O zaman seçmen kaydım İstanbul 2. bölgede ve ben oyumu Refah Partisi(RP) listesindeki ilk adaya yani Tayyip Erdoğan’a veriyorum. Ve RP o bölgeden 1 milletvekili çıkarıyor. Yani Erdoğan milletvekili seçiliyor. Mazbatasını alarak Ankara’ya gidiyor. Ama YSK 11 gün sonra mazbatayı Erdoğan’dan alarak –tercih oyları gerekçesi ile- 2. Sıradaki başka bir adaya veriyor. Buruk bir hal…
.
Yıl 1994, yerel seçimler var. Oyumu hem ilçemde hem büyükşehirde RP’li adaylara veriyorum. Tayyip Erdoğan İBB başkanı seçiliyor. Büyük bir coşku yaşıyoruz. Ama YSK, RP’li adayların kazandığı Fatih, Beykoz ve Yalova seçimlerini iptal ediyor. Coşkumuz kursağımızda kalıyor…
.
Ama esas darbe daha sonra geliyor. Benim seçtiğim belediye başkanı olan Tayyip Erdoğan, sırf bir şiir okudu diye koltuğundan alınarak hapse atılıyor. Evet, evet, sırf Arif Nihat Asya’nın MEB kitaplarında yer alan bir şirini okudu diye Erdoğan’ı koltuğundan ettiler ve hapse attılar. Görev süresini tamamlayamadığı gibi seçilmesi garanti olan bir seçime giremedi bile. Yetmedi, ‘’senin siyasi hayatın bitti, artık muhtar bile olamazsın’’ dediler. Seçtiğim başkanı alaşağı ettiler, yasakladılar, mahpusa gönderdiler…
.
Yıl 1995, genel seçimler. Oyumu RP’ye veriyorum. Ve RP 1. Parti oluyor. Tek başına olmasa bile hükümeti Erbakan hoca kuracak. Yani Erbakan hoca başbakan olacak! Bu, 1970’li yıllardan beri Milli Görüş çizgisinde olan insanların yıllarca beklediği bir andı. Ve o an gelmişti. Sevinç gözyaşları içindeyiz… Ama o da ne? Müesses nizam (temsilcisi Demirel) hükümeti kurma görevini Erbakan’a vermiyor. Bütün kural ve teamülleri yıkarak, hükümet kurma görevini 1. Partinin genel başkanına değil de 2. Partinin başkanına veriyor. Benim seçtiğim başbakan, başbakan olamıyor. Hüsran içindeyiz…
.
Mesut Yılmaz başbakanlığında ANAYOL hükümeti kuruluyor. Yaklaşık 1 yıl sonra Çiller ile kendi aralarında kavga ettikleri için hükümet yıkılıyor. Bu sefer mecburen görev Erbakan’a veriliyor. Ve nihayet Erbakanın başbakanlığında bir hükümet kuruluyor. Yani Erbakan resmen başbakan… mutluyuz…
.
Ama o da ne? Erbakan’a (ve dolayısıyla bize) hayatı dar ediyorlar. Asker bir yandan, medya bir yandan, üniversiteler bir yandan üstümüze üstümüze geliyorlar. Erbakan ve onun destekçilerine askeriyede, üniversitelerde, kamu kurumlarında kan kusturuluyor. 28 Şubat darbesi yapılıyor. Seçilmiş başbakan Erbakan’ı alaşağı ediyorlar. Refah Partisini kapatıyorlar. Meclisteki vekillerinin milletvekilliklerini düşürüyor ve çoğunu yasaklı hale getiriyorlar. Yani verdiğimiz oyların hepsi tek kalemde yok sayılıyor… Aylarca, yıllarca midemize kramplar giriyor. Hafakanlar basıyor… Kabüslar görüyoruz…Tam bir çaresizlik hali…
.
Yıl 1999, genel seçimler. Oyumu RP’den sonra kurulan Fazilet Partisine veriyorum. Ama yine aynı şeyler oluyor. Seçerek meclise gönderdiğim milletvekilini ‘’dışarı, dışarı’’ naraları ile meclisten dışarı atıyorlar. Hakaretin ardı arkası yok. Üstelik partiyi de kapatıyorlar. Yine seçtiğim milletvekilleri için siyasi yasaklar koyuyorlar. Yani verdiğim oyları yine yok sayıyor, hepsini çöpe atıyor ve üstelik de bize hakaret ediyorlar. Her defasında… Çaresizlik içindeyiz…
.
Ve yıl 2002, genel seçimler. Bu sefer İstanbul 1. Bölge seçmeniyim. Ve tevafuka bak ki, oy vereceğim partinin liste başı yine Tayyip Erdoğan. Oyumu yine ona vermeye hazırlanıyorum. Bu sefer kesin seçeceğim. Zira partisi zaten favori ve seçilememe şansı yok. Ama seçemiyorum. Hatta oyumu ona veremiyorum bile. Çünkü seçime birkaç hafta kala YSK Erdoğan’ın ismini çiziyor. Yani Erdoğan seçime giremiyor. Partisi %34 ile tek başına iktidar oluyor ama genel başkanı olarak kendisi seçime giremiyor bile… YSK, Türkiye genelinde 1. Olan ve benim de oy vermeye hazırlandığım bir partinin genel başkanını seçime sokmuyor. Yani başbakan olması gereken Erdoğan, milletvekili bile olamıyor…
Ancak aylar sonra -ara seçimle- milletvekili olabiliyor. Onu da milletvekili/başbakan olsun da ekonomik koşullar nedeni ile 1-2 yıl içinde silinsin gitsin, Erdoğan karizması bitsin diye mecburen yapıyorlar (bunu Baykal bizzat itiraf ediyor).
.
Ve yıl 2007. Cumhurbaşkanı seçimi var. Meclisteki çoğunluğu nedeniyle doğal olarak Ak Partiden bir isim CB seçilecek. Bu, anasının ak sütü gibi onun hakkı… Ama seçtirmiyorlar. Daha önce Özal 263 vekil oyu, Demirel 244 vekil oyu, Sezer 330 vekil oyu ile Cumhurbaşkanı seçilirken, Ak Parti adayı Gül, aldığı 352 vekil oyuna rağmen CB seçilemiyor. Niye? Çünkü CHP 367 garabeti diye bir şey çıkarıyor ve Anayasa Mahkemesine gidiyor. Anayasa Mahkemesi de ‘’evet, 367 gerekli’’ diyor. Benim seçtiğim milletvekillerinin oylarını yok sayıyor ve Ak Partiye (dolayısıyla bize) Cumhurbaşkanı seçemezsin diyorlar. Yetmiyor, ordu hükümete e-muhtıra veriyor, CB seçmeye teşebbüs etti diye tehdit ediliyor. CHP de bu tehditlerini Cumhuriyet mitingleri ile sokaklara taşıyor. Velhasıl oylarımı(zı) yine gasp ediyorlar.
.
Bunun üzerine Ak Parti erken seçime gidiyor. Ve %47 ile tekrar iktidar oluyor. Ama o da ne? 2018’de kapatma davası açılıyor. Gerekçe ne? Başörtüsünün üniversitelerde serbest olmasını sağlayacak bir kanun çıkarmak! Büyük suç!!!
.
Ve yıl 2019. 2018’de açılan kapatma davası karara bağlanıyor. Anayasa Mahkemesi, tek başına iktidar olan bir parti için, halkın %47 oyunu alan bir parti için kapatma kararı veriyor. Evet, evet, Anayasa Mahkemesi, bundan 50 yıl önce değil, yalnızca 10 yıl önce, benim de içinde bulunduğum milyonlarca oyu bulunan bir parti için (üstelik de iktidarda iken) kapatılsın diyor. Ama karar 6/5 ile alındığı için (7/4 olmadığı için) Ak Parti –şartlı serbest bırakılan hükümlüler gibi- yakın takibe alınıyor ve yeni bir suç! İşlemediği takdirde kapatma kararı hazine yardımı kesilerek para cezasına çevriliyor. Yani bir bakıma Ak Partinin eli kolu bağlanıyor. Demokrasi adına seçmen için bundan daha büyük bir aşağılama olabilir mi?
.
İşte böyle…
Bir seçmen olarak beni aşağılayan (hor gören, yok sayan) daha nice hadiseler hatırlıyorum…
Ama bunlar yeterli olmalı…
.
Hiçbir seçmenin böyle bir psikolojiye sürüklenmesini istemem. Çünkü insan çok çaresiz hissediyor kendisini. Fakat söylemek istediğim başka bir şey daha var;
.
1)Geçmişte bize bu hadiseleri yaşatanlar veya bu zulümlere alkış tutanlar veya en azından suskun/dilsiz kalanlar, bakıyorum da bugün demokrasi havarisi kesilmiş durumdalar. Tam bir demokrasi fedaisi gibi ‘’haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’’ nutukları atıyorlar.
.
Oysa arşivler ortada, geçmişte kim ne demiş, nasıl davranmış hepsini biliyoruz…
Ve sağlam bir tevbe-i nasuh ihtiyacı içinde olanların sayısının hiç de az olmadığını görüyoruz.
.
2)Ayrıca, RP, FP mensupları partileri kapatılıp siyasi olarak yasaklandıkları zaman, usüle uygun bir eleştiri yaptıklarında bile, ‘’hukuka karşı gelmek, TC devletinin kanunlarını tanımamak, anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etmek vb’’ suçlarla itham edilir ve soluğu DGM’de alırlardı. Uğradıkları hakaret ve medya linçleri de cabası… Bugün ise, bu kararı alan yargıçlar, CHP temsilcileri tarafından resmen ve alenen tehdit ediliyor, ‘’şöyle şöyle bir karar alırsanız Kızılay’da sokağa çıkamazsınız’’ denerek yargıya baskı yapılıyor, İBB adayı ‘’YSK’yı kınıyorum’’ diyor, genel başkanı grup toplantısında bu yargıçların isimlerini ve resimlerini tek tek göstererek ‘’bunlar yargı içindeki çeteler vs’’ diyor… Yani diyorlar da diyorlar…
Ama buna rağmen hiç kimse onlara gıkını bile çıkaramıyor, neden? Bizim bilemediğimiz bir koruma kalkanları mı var? Var galiba…
.
Merak ediyorum da, çok çok fazlası ile (hem de kesinlikle hukuki dayanaktan yoksun) benzeri kararlara maruz kalan RP-FP temsilcileri böyle sözler söylemiş olsalardı, başlarına neler gelirdi acaba?
.
3)Ben şahsen oyunu Binali Yıldırım’a veren bir seçmen olarak YSK’nın bu iptal kararından memnun olmadım. Ama hukuki olarak değil, siyasi olarak. Zira ben bu kararın hukuki dayanaktan yoksun olduğunu düşünmüyorum. Hukuki dayanağı var, hem de oldukça sağlam bir hukuki dayanağı var. Ama maalesef algılar gerçeklerin önüne geçmiş durumda. Ve Ak parti bu süreci yönetmekte zorlanacak gibi…
.
Ama öyle ya da böyle, yeni bir sürece girdik. Bu nedenle oyunu Ekrem İmamoğlu’na veren seçmen kardeşlerime de bir çağrım var;
Değerli kardeşim;
Ye’se düşmene gerek yok, zira İmamoğlu yasaklı hale gelmiş değil…
Seçime girmesi engellenmiş değil…
Hapse atılmış değil…
Telafisi mümkün olmayan bir sürece sokulmuş değil…
Birkaç hafta sonra tekrar seçime girecek ve oyunu dilersen yine ona vereceksin…
Ama keşke YSK bu seçim sürecini daha iyi yönetse idi de, böyle bir sonucu yaşamasa idiniz, yaşamasaydık. Ama yaşadık.
Umarım, bu vesile ile siz de bizim geçmişte neler yaşadıklarımızı (üstelik de çoğunlukla partinizin bize haksız bir şekilde neler yaşattığını) bir nebze de olsa anlamış ve hissetmiş olursunuz ki, artık bir daha böyle bir süreç yaşamayalım diye hep birlikte çaba sarf edelim …
Eğer bu böyle olursa, kesinlikle hepimiz için, ülkemiz için çok önemli bir kazanım olur…
.
Hayırlısı olsun inşallah…
Zeki Bayraktar

Reklamlar

“Gel bakalım Mariam..!” (2)

mariam_10_1

Kur’anı Kerim üzerine ABD pasaportunu koyarak Ankara’dan kendisine yapılan daveti  “Bon viatge a mi! – Bana yolculuk gözüktü” diyerek kabul eden ve yaptığı paylaşımlarla subriminal mesajlar verem Merve Kavakçı’nın Ürdün asıllı eşinden olma Mariam Kavakçı Cumhurbaşkanı tarafından Külliyeye danışman olarak atandı.

Elbette bu Cumhurbaşkanının takdirleridir.Ancak her platformda ehliyet ve liyakatten söz eden Erdoğan bu atamayla tepkileri üzerine çekmiştir.Hangi kriterler dikkate alınmıştır bilemem ama görünen o ki Ak Parti yavaş yavaş Osmanlı’nın çöküş dönemini hatırlatır icraatlere imza atmaya başlamıştır.Son atama kararnamesinden bir çok kesim memnun değildir.Adeta Ak Parti “Nepotizme” doğru kaymaktadır.(Nepotizm, akraba kayırma veya adam kayırma, öznel ve adil olmayan şekilde yapılan ayrımcılık.)

Yerel seçimlerden kısa bir süre önce yapılan bu atamalar adeta seçim sonuçlarının da habercisi idi.

Şimdi Cumhurbaşkanına danışman olarak atanan Mariam Kavakçıyı tanıyalım.

Seçim konuşmalarında Erdoğan sık sık rakiplerini eleştirirken “Biz sizin cemaziyel evvelinizi de biliriz” diyerek adeta kişinin kötü geçmişinden örnekler vererek yüklenmektedir.

Biz de aynı şeyi yapacak ve kendisine danışman olarak atadığı Mariam Kavakçı‘nın “Cemaziyel evveli” ile başlayacağız.

Ama önce Mariam‘ın dedesi Prof.Dr.Yusuf Ziya Kavakçı’nın şu alttaki yazıyı okuyalım

ziya

(Bu yazı daha sonra gelen tepkiler üzerine Akit Gazetesi sitesinden kaldırılmıştır.)

İşte size Cemaziyelevvel.!!!

Dede böyle olunca torunu da Kuran üzerine ABD pasaportunu da koyar , yeni aldığı ayakkabılarını ayağını havaya kaldırarak sosyal paylaşımda da bulunur..

Bu yazı başlı başına hakkında terör propagandası yapmaktan dolayı işlem yapılması gereken yazıdır.

İslamcı kesimin bir bölümünde hala FETÖ’ye farklı bir bakış olduğu aşikar. Bunun sebebi de zamanında iç içe geçmiş olmaları ve insanların çevresinde yıllardır yüzyüze baktığı kişilere terör örgütü üyesi damgasını yapıştırmak istememeleridir.

Oysa  Fetullah Gülen artık FETÖ terör örgütünün lideridir. Devlet katında eşiti Öcalan’dır. Bu yazıyı veya benzeri söylemleri Öcalan’a uyarlayıp yazsan/dile getirsen adamın gtünü keserler. Ama Fethullah için yazınca islamcı camiadan gık çıkmıyor. Siyasi kademede cılız sesler çıksa da taban da çoğu kesim kafasında Fethullah ile Öcalan’ı aynı kefeye koymuyor.Çünkü iç içe oldukları zamanları kestirip atamıyorlar.Dolayısıyla bu yazıyı ben kaleme alsaydın bugün hapse atılmış olurdum.

Ardan Zentürk“Fethullah ve ‘tevbe…’ Susacak mıyız?..” başlıklı yazısında, “Yazıdaki fikir kurgusu korkunç!..” diyerek şunlara dikkat çekti: “Sabrınıza sığınarak bir-kaç satırını aktarmam gerekebilir: Bunun nesi akıl verme… ‘Askerde, sivilde, ticarette, sanayide, istihbaratta, dünyanın her yerinde paralı pullu bir teşkilat olan Feto esas itibarıyla eğitim ve öğretim hizmeti iken açıktır ki Batının istihbarat ve güç kuvvetleri hegemonyası sonucu bugünkü duruma evrilmiştir. (…) Bence bu teşkilat aslî hizmetine dönmeli ve saf ve temiz mensuplarının güzel duygularına bağlanmalıdır (…) Fetullah Gülen dramatik bir kararla Türkiye’ye dönmelidir, açık bir beyan ile ‘hata ettik, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyib Erdoğan ve arkadaşlarının iyiliğini aldık, suiistimal ettik, yanlış yaptık, tevbe, hem de tevbe-i nasuh ile tevbe ediyorum’ demelidir.(…) Türkiye’ye dönünce ve iktidar ile iyi münasebetlerini tesis edince, eminim, ona muamele de iyileşecek…’ Yazı bu!.. Pekiyi, bunu yazanın kimliğine, yetiştirdiği evlatların konumuna göre kulağımızın üzerine yatıp, görmezlikten gelecek miyiz, hayır!..” diyerek milli duruşunu göstermiştir.

“FETÖ denilen ihanet şebekesi ve onun elebaşısı ile mücadelede karşımıza evladımız çıksa, mezarından babamız çıkıp gelse tanımayız” diyen Ardan Zentürk eleştirilerini şöyle sürdürdü:

“Çünkü bu yazı, yalnız ‘fikri skandaL’ değil, açık bir suçtur. Sabırla bekledim…

Ravza Kavakçı Kan,tartışma kamuoyunda dal-budak saldıktan, FETÖ ile mücadele-AK Parti hattı neredeyse tartışılır hale geldikten sonra, hayli geç bir zamanlamayla açıklama yaptı:

‘Fetullah Gülen Olsam başlıklı yazı, başta 15 Temmuz şehitlerimizin aileleri ve yakınları ile 15 Temmuz gazilerimiz ve hain darbe girişimine karşı kahramanca direnen insanlarımız olmak üzere, kamuoyu vicdanını yaralamış ve herkesi olduğu gibi şahsımı ve ailemi de derinden üzmüştür.’

Ardan Zentürk “FETÖ mücadelesi çifte standart kaldırmaz!..” diyerek yazısını şöyle sonlandırdı:

“Prof. Kavakçı,FETÖ’yü temiz niyetle yola çıkıp istihbarat örgütleri tarafından sonradan yoldan çıkarılmış bir örgüt olarak tarif ediyor, yanlış… İlk günden itibaren emperyalizmin kurguladığı bir örgüt olduğu, elebaşının 1999 yılından bu yana onların topraklarında yaşadığı açık gerçektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2013’ten bu yana kendisi hakkında beddua seansları düzenleyen elebaşının 1 Dolar’lık askerleri tarafından öldürülmeye çalışılmış, 15 dakikalık tesadüflerle canını kurtarabilmiştir.

Böyle bir adam ‘tevbe’ edecek, millet tarafından af edilip son günlerini köyünde yaşayacak öyle mi, geçiniz…Yazıyı Hasan Cemal yazsaydı ne yapardınız? Yazmaz ya-aynı yazıyı Hasan Cemal gibi bir kalem döktürseydi(!) kopacak fırtınayı şimdiden tahmin edebiliyorum, bunu yapmayın.

..Muhatabın kimliğine değil, fikrine ve ne yaptığına göre davranacağımız çok kritik bir dönemden geçiyoruz”

Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı. 20 küsur yıldır ABD‘de yaşıyor. Kuzey Teksas‘ta Kuran Akademisi, Suffa Islamic Seminary‘nin kurucu dekanı ve İslam hukuku hocası. Dallas Merkez Camii imamı.Amerika Birleşik Devletleri’nin “Resmi İslam Sözcülüğü” görevini yürütüyor.

Öyle ki Papa XVI. Benedictus’un ABD ziyareti sırasında görüştüğü isimler arasında Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı da var!Teksas Parlamentosu‘nun açılışında konuşma yapıp, dua okuyacak kadar güvenilir bir isim Amerikalılar için.

Amerika ileride bir iki saat kullanacağı bir kişi veya cemaati 40 yıl destekler.İşte FETÖ ve Kavakçı ailesi de bunlardandır.15 Temmuz’da hayatını kaybeden onlarca insanı yazısında anmayan Prof. Ziay Kavakçı‘nın torunu Mariam‘ın Cumhurbaşkanlığına danışman olarak atanması açıkça kanıma dokunda.

Neymiş efendim “Konuşma pataloğu imiş…”

Güldürmeyin insanı…

(Devam edecek)

İlhan Nezor

Türklerin insanlığa hediyesi :Karız Su Kanalları..!

Uzun zamandır gündeme taşımayı düşündüğüm bir konudan bahsedeceğiz.

Tarih Baba” nın “beni de anlat” diyerek enkazları altına hapsedilen ve kadim Türk Medeniyetinin dünya insanlığına hediye ettiği büyük bir uygarlıktan ve bir mimarlık harikasından bahsedeceğiz.

Göçebe,barbar ve insanlıktan nasibini alamamış diye tanıtılan,anlatılan Türk Milletinin aslında medeniyeti yaratan topluluk olduğunu gözler önüne sereceğiz.Bu açıdan algılar ile kuşaklar arasında oluşturulan nefret tohumlarının önüne set çekecek ve Atatürk‘ün ifadesi ile “Türk genci ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde cesaret bulacaktır” ifadesini daha iyi kavrayacağız.Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadı olduğumuzu bir kez daha anlayacağız.

Neden mi bahsediyoruz..?

Prof. Oktay Sinanoğlu‘nun ifadesi ile “ Dünyada gelmiş geçmiş en büyük uygarlık Uygur Türklerine aittir.” dediği Doğu Türkistan’dan…

Konuya girmeden önce bir hatırlatma yapmak zorundayız…

Malum olduğu üzere son zamanlarda Doğu Türkistan ve Uygur kardeşlerimizin haklı davalarını, özellikle sosyal medya üzerinden anlatma gayretlerine şahit olmaktayız.Bu konuda “Türk Dünyasında Bir Karanfil Ağlıyor” başlıklı bir makale yazmıştım.İleride tekrar değinmek üzere düşüncelerimizi rölantiye almış ve Atilla İlhan‘ı ifadesi ile kendi ırkına ihanette sınır tanımayan %7’lik (sözde aydın) hain gurubun Uygur kardeşlerimize bakışını beklemiştik…

Neticede beklenen cevaplar geldi ve bazı Aydınlıkcı gurup ve üst düzey bazı Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin tiksindirici ifadelerine şahit oldum.Onlara çok yakında, Türk Düyası’nın büyük Ozan ve şairlerinden olan Dedehan Hasan‘ın “Kıyam kıvılcımları” adlı eserinde geçen “Niye ağlamasın Ana Türkistan” ifadesi ile cevap vereceğiz inşaallah…

Gelelim konumuza..!

Komonist Çin, Arkeoloji ve tarihin nasıl tehlikeli bir silah olarak kullanabileceğini bildiği için,kendi açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı şüphesi ile Doğu Türkistan’ın Türklerin ana vatanı olduğu gerçeğini saklamaya çalışmakta ve bölgeyi sömürme peşindedir.Bu bakımdan Uygurların üstün zekası ve tarım kültürü uzun yıllar dünya kamuoyundan saklanmıştır.

Bunlardan en belirgini ,dünya uygarlık tarihinin en önemli  buluşlarından birisi Uygur Turfan bölgesinde yapılmış yer altı su şebekesi… Karız Su Kanalları...

Araştırmalar sonucu edinilen bilgilere göre;

*  5560 m yüksekliğindeki karla kaplı Tanrı Dağlarından gelen suyu +48-50 derece sıcaklıklarla kaplı vahaya yerin 100 m altından buharlaşmasını önleyerek taşıyan mimarlık harikası bir eser…Uygur Türklerinin mucizevi zekası…Türk tarihinin pek bilinmeyen günümüz nesillerinden gizlenmiş bir medeniyet şaheseri.

* Uygurların MÖ 500‘lü yıllarda Tanrı Dağlarının kar suyunu 60 KM uzaktan ve çölün altından Turfan Havzasına  getirebilmiş olmasının sırrı bugün bile çözülebilmiş değil.

* Batılı tarihçilerin stratejik yalanlarını uygarlığın batıda olduğu safsatasını çökerten bir eser.Kanalların yön ve eğimlerinde ki kusursuzluklar,suyun belirli bir debide akışı Türklerin o dönemdeki matematik,fizik ve Mühendislik ilimlerinde ulaştıkları seviyeyi göstermektedir.

* Karız kanalları günümüzden tam 2500 yıl önce insanlığa böylesine mucizevi bir eseri hediye eden bir kavmi,’bozkırlarda göçebe barbarlar’ olarak adlandıranlara tokat gibi bir cevaptır.Bir kanal bir aileden bazen üç nesil boyunca kazılıyor. Onlardan birisi de Mim Hacı Kanalı.Çölün altını ağ gibi ören ve toplam uzunluğu 5000 KM yi aşan binin üzerindeki kanalla Turfan Havzasına yılda 200 Milyon M3 su taşınıyor.

* Karız sözcüğü lağım veya yer altından giden su kanalı anlamına gelmektedir. Karız, deniz seviyesinin altında kalan tarım alanlarına, köylere ve yerleşim merkezlerine su taşımaya yarayan yatay ve düşey yer altı su tünelleri, galerilerdir.

* Karız kanallarını inşa eden Uygur Türkleri, iklim ve coğrafyanın zorlayıcı etkisini, bilgi ve birikimleriyle ortadan kaldırmayı başarmışlardır.

* Kanallarının her birinde dik kuyular, yer altı kanalı, yer üstü kanalı ve barajlar bulunmaktadır. Yeraltı kanalları, bazen de onlarca kilometre uzunluğunda devam etmektedir. Uygur Türkleri bu kanalları inşa ederken işçiler, havalandırma sağlamak ve kazılan çamurları boşaltmak için 20-30 metre aralıkla dik kuyular açmışlardır. Kanallarda ki barajlar ise su miktarını ayarlayan su deposu işlevini görmektedirler.

* Kullanır durumda ki Uygur karızları, Tanrı Dağ’nın eteğinden 110 metre derinlikte başlayarak Turfan’a gelindiğinde 10 metre derinlikte sonlanmaktadır. Bu kanalların yaklaşık yerin 100 metre altına konumlandırılmasının nedeni, ortalama 40 derecelik çöl koşullarında sızıntı ve buharlaşmadan kaynaklanacak su kayıplarını en aza indirmektir.

* Karız kanalları, tamamen yer çekimi kuvvetiyle çalışmaktadır. Tünel içinde suyun akışı, son derece başarılı eğim hesaplarıyla sağlanmakta, böylece pompa gereksinimi ortadan kalkmaktadır.

* Bilim insanları, Karız kanallarının Çin Seddi’ne eş veya daha ileri bir mimari yapı olduğunu düşünmektedirler. Karız, 5000 kilometre uzunluğuyla 6000 kilometre olduğu tahmin edilen Çin Seddi’ne adeta meydan okumaktadır.

* Bu konuyla ilgilenen bilim insanlarına göre Karız kanalları, “insan yaratıcılığın doruk örneklerinden biridir. “ bu şaheser tarihi kanallar Batı merkezli Avrupa tarihçilerinin yazdığı gibi medeniyetin Avrupa’da başladığını palavrasını bugüne kadar topluma yutturmuşlardır.

* Çünkü bu eserlerin yapılış tarihi göz önüne alınırsa o yıllarda Avrupa hala ikel yaşamın içinde bocalamaktadır.Onlar Şeytan’ın dişi mi yoksa erkek mi olduğunu tartışırken,  Uygur Türkleri dönemin en ileri teknolojisini hayata geçirmekle meşguldüler.

Sonuç olarak, günümüzden 2500 yıl kadar önce yerin yaklaşık 100 metre altına inerek 5000 km boyunda son derece ileri özelliklerde devasa bir yer altı tüneli inşa edebilen bir toplumu “M.S. 8 yüzyıla kadar göçebe yaşadılar, at binip kılıç sallamaktan başka hiçbir kalıcı uygarlık eseri yaratmadılar. “ diye suçlamak, kelimenin tam anlamıyla “İnsafsızlıktık..

En acı olan ise, bugün işgal altında bulunan Doğu Türkistanın özgürlük hareketini içimizde ki bazı hainlerin “Çin’de ki İslami ,gerici terör hareketi ” olarak yansıtmaları olmaktadır..

İlhan Nezor

1

2

4

5uygur-kariz-kanallari-1

uygur-kariz-kanallari-2

uygur-kariz-kanallari-3

uygur-kariz-kanallari-5

krac

krz

Atatürk’ü ağlatan resim..!

atina

Selanik İşgal edildiği günlerde bütün dünyada yayınlanan ve Türk dünyasında infiale neden olan bir resimden bahsedeceğiz.

Atatürk o ana şahit olduğunda, “Ah Selanik seni bir daha Türk olarak görebilecek miyim?” diyerek ağladığı söylenmektedir.Ortada işgale uğramış, bağımsızlığı elinden alınmış, çaresiz bir Türk var.Püsküllü şapkalı Bulgar askeri çaresiz Türk‘ü kollarından tutuyor ve Yunan askeri de Türk‘ün fesine Haç işareti çiziyor.

Bu konuda çok çeşitli kaynaklara başvurdum ancak anlatılanlar çocuklara masallar tadında kalıyor.Yakın çalışma ve silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy‘un anıları da bu konu da beni tatmin etmedi.

Oysa sosyal olayların labratuvarı  tarihtir.Dolayısı ile bu labratuvara girmeden  sağlıklı bir sonuç alınamaz.

Yaşanılan olay Balkan Harbi yıllarına rast gelmektedir. Burada uzun uzadıya Balkan Harbi’ni anlatacak değiliz.Özetle;Osmanlı İmparatorluğu‘nun Balkanlardaki dört devlete karşı 1912 – 1913′te yaptığı savaşlardır. Çatışmaların temel nedeni Bulgaristan Krallığı ile Sırbistan Krallığı‘nın Balkanlarda hızlanan yayılma faaliyetleridir. Neticede Osmanlı bu savaştan mağlup ayrılmıştır.

Balkan Harbi‘nin toplumumuzda açtığı derin yarayı şu çarpıcı örnekle aktarabiliriz.Daha önce “Örnek bir Erzurum Kadın “ başlıklı makalemizde Cemal Gürsel‘in bir anısında bahsetmiştik.

Hatırlayalım:

“Ben Erzurum’lu bir asker aileden geliyorum.Nesillerden beri devam eden bir geleneğe uyan babam , Balkan Savaşın da , Çanakkale’de dövüşmüş bir askerdi.Bu asker ocağının mensubuyla bende askerlikten başka bir şey düşünmedim.Ömrümün en unutulmaz hatırası şudur :
“Balkan Savaşı sırasında biz Ordu’da oturuyorduk. Balkan Savaşından sonra babamın belli bir günde , belli bir vapurla limana geleceğini haber aldık. Biz üç kardeş limana koştuk. Babamızı çok göreceğimiz gelmişti..Fakat annemizin de bizimle beraber karşılamaya gelmemesine hayret etmiştik.. Babam vapurdan inince annemizi sordu.. Merak içinde eve koştuk. Annemizi mutfağın bir köşesinde işe dalmış bir vaziyette bulduk.Babam dedi ki:
“Yahu Hanım neden gelmedin beni karşılamaya ? “

Tam bir asker eşi olan annem kocasının bu sorusuna :

Memleketin şerefini Balkanlılara çiğnettiniz. Vatanı en acı bozguna uğrattınız , bunu yaptıktan sonra seni karşılamamı ve benden karılık yapmamı nasıl beklersin ?” diye cevap verdi.

Aslında bu hadise yukarıda resmedilen fotoğrafın adeta açılımı niteliğindedir.Balkan Türklerinin çaresizliğe terk edilişinin ifadesidir.İşte böyle bir durumda kolonyalist güçler fırsatı değerlendirme yoluna gitmiş ve Tüm dünyaya adeta Osmanlıdan intikam alınışını resmederek tüm dünyaya yaymıştır.Yani çaresiz bir Türk’ü kollarında tutup alnına Haç çizerek…

İşte bu manzara karşısında Atatürk göz yaşlarını tutamamış ve “Ah Selanik seni bir daha Türk olarak görebilecek miyim?” diyerek ağlamıştır.

Osmanlı Paşası Hasan Tahsin Paşa yanlış askeri stratejiler uygulayınca Selanik Protokolünü imzalamak zorunda kalmış ve 26 bin Osmanlı askerini de Yunanlılara teslim etmiştir.Hatta bu Protokolü imzalaması karşılığında büyük rüşvetlerde aldığı söylenmiştir.Hasan Tahsin Paşa daha sonra İstanbul’a dönememiştir.Başkentteki Diva-ı Harp (Askeri Mahkeme) tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.Savaştan altı yıl sonra 1918’de İsviçre‘nin Lozan kentinde 73 yaşında öldü.

Sonuç : Milli Ülküler de küçücük bir hata ileride telafisi mümkün olmayan büyük mağduriyetler meydana getirir.Neticede bir milletin izzet,şeref ve namusu çiğnenir ve alınlarına da Haç çizilir…

Unutmayalım ; Su uyur Türk düşmanları uyumaz…

İlhan Nezor

 

 

Hz. Osman’ın Kılıcındaki Sır :Kayı Damgası

kayı boyu kılıç

Peygamber Efendimiz, peygamberlik müjdesini alınca Mekke eşrafını ve Kureyşlileri İslâm’a davet etmeye başlamıştı. Bu davetlerden biride Kureyş’in önde gelen sülalelerinden biri olan Süreycilere ulaştı. Peygamber Efendimizin, Osman Bin Talha’yı bizzat İslâm’a davet etmesine rağmen Süreycilerin lideri ve reisi olan Osman Bin Talha, bu daveti kabul etmemiş ve Efendimizin Mekke’ye girmesine de mani olmuştu. Peygamber Efendimiz ise ona sükut ile şu ibretlik cevabı verdi ; “Ey Osman! Ümit ederim ki, bir gün sen, beni bu anahtarları nereye isterseniz koyarsınız, kime isterseniz verirsiniz diyeceğin bir mevkide göreceksin”.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), saadet asrında Mekke’nin hâkimi olunca Kâbe’nin anahtarlarını son Kayyım olan Süreyc kabilesinin reisi Osman Bin Talha’dan almıştır. Osman Bin Talha, Kâbe’nin koruyucu sülalesi olarak 5 kuşaktır Kabe Anahtarlarını taşıyan Süreycilerin reisidir. Süreyciler bu vazifeyi 5 kuşaktır, yani yaklaşık olarak 120 yıldır devam ettirmekteydiler. Zira Kayı boyuna mensup olan Süreyciler, kadim inançları olan “Gök Tanrı” dininin temsilcisi olarak Hz. İbrahim’in atası olan Hz. Nuh’u görmekte ve bu kutsal yeri koruma görevini farkında olmasalar da itikadi bir vazife olarak üstlenmekteydiler

İlerleyen zamanlarda İslam’ı kabul edip Efendimiz ile birlikte Cihad edecek olan Osman Bin Talha, Peygamber Efendimizin bu ibretlik sözü söyleyip geri dönmesi ile kendi inançları ile yaşamaya devam edip Mekke Kayyımlığına vazifesini bir süre daha sürdürdü. Kureyş, cahiliye dönemi olarak adlandırılan bu dönemde putlara, ateşe ve muhtelif sapkın varlıklara inanmaktaydı. Süreyc kabilesi de kadim Türk inancı olan Gök Tanrı inancını taşıyorlardı. Esasında Gök Tanrı inancında geçen Türk Ata’nın babası olan Nuh Ata yani Hz. Nuh, Hz. İbrahim’in dini olan Hak Dinin daha evvelki temsilcisiydi. Bu bakımdan farkında olmasalar da kendi dinlerinin mabetlerini koruyor ve kayyımlığını üstleniyorlardı. Artık Hz. Nuh ve Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği Hak Dinin son Peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Allah’ın dinini tebliğ ediyordu. Ancak Süreycilerin İslam’ı kabul etmeleri kolay olmadı.

Süreyciler, İslam’ı kabul etmeseler de toplum nezdinde saygın, itibarlı ve erdemli bir kabile olarak tanınmaktaydılar. Süreycilerin bu necip vasıflarına bir örnek olarak Efendimizin zevcesi Ümmi Seleme ile olan münasebeti gösterebiliriz. Peygamber Efendimizin zevcesi Ümmi Seleme, Müslümanlığı kabul etmesinden ötürü Mekke’de büyük eziyetlere maruz kalmaktaydı. Bunun üzerine kabilesi Ümmi Seleme’ye Medine’ye hicret etme izni vermişti. Ancak Ümmi Seleme hicret yoluna tek başına çıkmıştı. Ümmi Seleme, sapkın bir dönemde ve tehlikeli bir bölgede tek başına hicret ederken göç yolunda Osman Bin Talha ile karşılaştı. Osman Bin Talha, Ümmi Seleme’yi yalnız ve bir o kadar da tehlikeli bir yolda tek başına görünce halini ve durumunu sordu. Ümmi Seleme’nin durumunu öğrenen Osman Bin Talha, büyük bir edep ve keremle kendisine eşlik ederek Mekke’ye, Peygamber Efendimizin köyüne götürdü ve “Senin kocan işte bu köydedir. O halde onun yanına git” diyerek onu Efendimizin köyüne teslim etti ve geri döndü. Ümmi Seleme, Osman Bin Talha’nın bu necip hareketinden övgü ile bahsetmiştir. Cahiliye dönemi gibi sapkın ve kadınların saygı görmediği bir dönemde Osman Bin Talha’nın düşmanının karısına gösterdiği bu edep, saygı ve iyi niyet Süreycilerin edindiği saygınlık ve itibarın sebebini açıkça ortaya koymaktadır.

Süreyciler’in, necip vasıfları, saygın kişilikleri ve kutlu vazifeleri ile üstlendikleri Kâbe Kayyımlığına rağmen halen İslam ile şereflenmemişlerdi. Zaman ilerledikçe İslam’ı kabul edenlerin sayıları artıyor, müşriklerin Peygamber Efendimiz ve sahabeleri üzerindeki baskıları da artıyordu. Artan baskılar neticesinde Peygamber efendimiz, bu baskılar neticesinde sahabeleriyle birlikte Medine’ye hicret etmek zorunda kalmışlardı. Müşriklerin başı olan Ebu Süfyan da, teşekkül ettiği büyük bir ordu ile Müslümanların üzerine gitmeye hazırlanıyordu. Süreyciler, İslam’ı henüz kabul etmedikleri için de Ebu Sufyan’ın ordusuna katıldılar. 23 Mart 625’de Uhud Dağı civarında gerçekleşen bu mücadele İslam Tarihinde Uhud Savaşı olarak geçmektedir. Bu savaşta her iki tarafta kesin bir üstünlük elde edememişti. Süreyciler de ilk kez Peygamber Efendimiz ve Müslüman ordularına kılıç kaldırmış oldular. Üstelik Süreycilerin lideri ve Mekke’nin Kayyımı Osman Bin Talha, bu savaşta babasını, kardeşlerini ve yakın akrabalarını kaybetmişti. Artık Mekke’nin anahtarını tek başına taşıması ve koruması gerekiyordu.

Osman Bin Talha’nın İslam’ı kabul etmesi büyük bir hikmet ve ibret olma özelliği taşır. Zira Osman Bin Talha, hakkında ayet indirilmiş mübarek bir zattır. Osman Bin Talha’nın iman etmesi, ne ilginçtir ki koruyucusu olduğu Kâbe’nin ve Mekke’nin fethedilmesi ile aynı esnada gerçekleşmiştir. Efendimiz, 629 yılında Mekke’yi fethedince Kâbe’de namaz kılmak için Hz. Ali’ye Kâbe’nin anahtarlarını almasını buyurur. Zira Osman Bin Talha, vazifesi gereği Kâbe’nin kapılarını kilitlemişti ve anahtarı bizzat korumaktaydı. Hz. Ali, aldığı kutlu vazifeyi yerine getirmek için Osman Bin Talha’nın yanına gidip Kâbe’nin anahtarlarını istediğinde, Osman Bin Talha, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğine inanmadığını, Kâbe’nin anahtarının uzun zamandır kendi kabilesinde olduğunu ve vermeyeceğini söyledi. Bunun üzerine gücüyle çöl aslanı lakabını almış olan Hz. Ali, Osman Bin Talha’nın elindeki anahtarı elini sıkarak zorla aldı ve vazifesini tamamlamak için Efendimizin yanına giderek kendisine teslim etti.

Hz. Ali, emri yerine getirip anahtarı Peygamber Efendimize (s.a.v.) teslim etmişti ancak Efendimiz, kendisine anahtarı teslim eden Hz. Ali’ye şöyle buyurdu ; “Al bu anahtarları git Osman Bin Talha’ya teslim et” 

Hz. Ali, bu hikmetli duruma şaşırarak “Ey Allah’ın Resulü, emriniz ile anahtarları aldım ve teslim ettim. Şimdi neden geri getirmemi emrediyorsunuz, bunun hikmeti nedir?” diye sorunca efendimiz şu hikmetli ve ibretli cevabı verir ;

“Ya Ali, sen anahtarı getirirken Yüce Allah, Cebrail ile bana vahiy gönderdi : Emaneti ehline veriniz!” (Nisa Suresi 58. Ayet). Kabe’nin anahtarları uzun yıllardır Osman Bin Talha ve soyundadır. Onlar Kâbe’nin nasıl temizleneceğini, nasıl sahip çıkılacağını çok iyi bilirler. Emanetin ehilleri onlardır. Bu Allah buyruğudur . “Git ve teslim et!”

Hz. Ali, Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi anahtarı Osman Bin Talha’ya teslim eder. Osman Bin Talha ise bu duruma şaşırarak “Biraz önce elimden zorla alan sen değimliydin, şimdi neden geri getirdin?” diye sorduğunda Hz. Ali, bunun Allah’ın vahyi ile henüz emrolunduğunu ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) böyle buyurduğunu söyleyince Osman Bin Talha, bu ibretlik durum karşısında İslam’ın hakikatine, Peygamber Efendimizin Resullüğüne İman ederek İslam ile şereflenir.

Osman Bin Talha, artık İman etmiştir. Üstelik İslam’ın Kıblesi, Hz. İbrahim’in evi, yıllardır koruduğu ve kayyımlığını yaptığı Kâbe’nin anahtarları Allah’ın buyruğu ile kendisine teslim edilmiştir. Kısa bir süre önce Peygamber Efendimizin girmemesi için elleriyle kilitlediği Kâbe’nin kapısını bu sefer Efendimizin girebilmesi için elleriyle açmıştır. Peygamber efendimiz, bu hadisenin üzerine Osman Bin Talha’ya şöyle buyurdu ; “Ey Ebu Talha Evladı! Ceddinizden kalma olan emaneti size payidar ve baki olmak üzere alınız. Bunu zalim olmaksızın hiçbir kimse alamaz”

Osman Bin Talha, o günden sonra Kâbe’nin koruyuculuğuna devam etti ve Mekke’nin fethinden sonra Huneyn savaşına katılarak İslam Ordusu ile birlikte cihat etti. Bu savaştan bir süre sonra Efendimizin yanına Medine’ye gitti ve Efendimizin vefatından sonra tekrar Mekke’ye döndü. Dört halife devrinde İslam Ordularının Cihatlarına katıldı. 662 yılında Mekke’de vefat etti. Kâbe’nin kayyımlığı Osman Bin Talha’dan sonra da Süreyciler kabilesi tarafından devam ettirildi. Ne ilginçtir ki Kâbe, İslamiyet’ten önce (550’li yıllardan itibaren) Kayı Türklerinden olan Süreyciler tarafından korunmuş, 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır ve Hicaz’ı fethetmesiyle yine Kayı Türklerinden olan Osmanlılar tarafından yönetilmiş, soydaşları olan Osmanlılar da bu vazifeyi yine Süreycilere emanet bırakmıştır. Süreycilerin Kabe Kayyımlığı vazifesi, 8 Ocak 1926’da Suudi Arabistan devletinin kurulduğu yıla kadar devam etmiş, Böylelikle Kayı Türklerinden olan Süreyciler, bu vazifelerini 1400 yıl boyunca devam ettirmişlerdir.

Süreycilerin Türk olduğu uzun yıllardır bilinmekte ve Arap tarihçiler tarafından da kabul edilmektedir. Bunun yanında Kayı Boyuna mensup oldukları ise yakın zamanda ortaya çıkartılmıştır. Süreyc kabilesi pek çok Arap tarihi kaynaklarında geçmektedir. Zira Süreyciler, kadim Türk mesleği olan demircilikte fevkalade maharetliydiler. Bu maharetleri ile Arap kaynaklarında hayranlıkla bahsedilen “Türk Kılıcı” Süreycilerin ürettiği kılıçlardır. Süreyciler bu maharetli kılıçları ile kendisinden sıkça söz ettirmiş, pek çok İslam halifesi Süreyci kılıçlarını kuşanmışlardır. Arap Tarihçileri, Süreycilerden bahsederken “Ubeydullah Türkü” demektedirler. Ubeydullah, Süreyci kabilesinin önde gelen isimlerinden birisi idi ve ünlü bir kılıç ustasıydı. Tabakat bilginlerinden olan Arap Tarihçisi  Ebû’l Ferec el İsfahani, “Agani” isimli eserinde Süreycilerden bahsederek ; “Ubeydullah’ın Atası Türk’tür” der. Daha pek çok tarihi anekdotta da Süreycilerin Türk olduğu zikredilmekte, Arap Tarihçileri tarafından tereddüde mahal bırakmayacak şekilde Süreycilerin Türk oldukları teyit edilmektedir.

Peki Süreycilerin yani Kayı Türklerinin Orta Asya’dan Arap Yarımadasına göç yolculuğu nasıl gerçekleşti? Bu sorunun yanıtını bulabilmek için Türk Tarihinin 5. Yy’daki durumuna bakmak yeterli olacaktır. Osman Bin Talha, 625 yılında Kabe’nin Kayyımı olarak karşımıza çıkıyor. Arap kaynaklarında Osman Bin Talha’nın reisi olduğu Süreyc kabilesinin bu görevi 5 kuşaktır devam ettirdiğine rastlıyoruz. Buradan hareketle Süreycilerin bu vazifeyi en az 120 yıldır sürdürdüğünü anlayabiliyoruz. Dolayısıyla Süreyciler en az 120 yıldır Arap Yarımadasında yaşamışlardır. Zira Türkçe isimler yerine Arapça isimleri tercih etmeleri için bu bölgede uzun süredir varlıklarını sürdürüp Arapların kültürüne yaklaşmaları gerekecektir. Bu bulgular ışığında Süreycilerin en kötümser bakış açısıyla 400-500 yılları arasında Arap yarımadasına geldikleri sonucuna varabiliyoruz. 400-500 yılları arasındaki Türk Tarihini incelediğimizde Ötüken, Altay Dağları, Aral Nehri civarında yerleşik bulunan Türk Boylarının yoğun şekilde Batıya ve Güneye göç ettiklerini görüyoruz. Zira Büyük Hun Devleti 216 yılında tamamen yıkılınca, Hun Devletine tabi olan Türk Boyları da Çin baskılarıyla 150 yıl boyunca Devletsiz yaşamak zorunda kalarak dağınık şekilde Batıya ve Güneye göç etmişlerdi. Bu göç hareketleri ile kitleler halinde batıya ve güneye kayan Türk Boyları, 350 yılında Avrupa Hun Devletini, 420 yılında da Ak Hun Devletini (Eftalitler) tarih sahnesine çıkartmışlardı. Görüldüğü gibi Büyük Hun Devletinin yıkılması ile kalabalık kitlelerle göç eden Türk Toplumları, bu göç hareketlerini öyle büyük kitlelerle gerçekleştirmişlerdir ki ; göç eden toplumlar ile iki büyük devlet kurulabilmişti. Bu göç yollarının Batı Asya ve Mezopotamya ya kadar ulaştığını ise Ak Hun Devletinin sınırlarını incelediğimizde görebiliyoruz. Hun Devletinin ardılları olan Ak Hunlar, 352 yılında kurdukları devletin sınırlarını 400’lü yıllarda Hazar Denizinden Maveraünnehir’i içine alacak şeklide Umman Denizine kadar genişletmişlerdi. Görüldüğü gibi İç Asya’daki Türk Boyları, 400’lü yıllarda Mezopotamya ve Umman Denizine kadar yayılmışlardır. 420’li yıllarda Arap yarımadasına kadar ilerleyen Ak Hunlar, 469 yılında yıkıldıklarında devlete tabi olan Türk Boyları bu coğrafyada yerleşik duruma gelmişlerdi. Görünen odur ki Süreyciler, Ak Hunlar döneminde Arap Yarımadasına kadar ilerleyen ve Ak Hunların yıkılması ile devletsiz kalarak kabile halinde Arap Yarımadasına ve ticaret yolları ile Mekke’ye kadar göç eden Türk boylarından birisi olmuşlardır. Zira dönemin en önemli ticari ürünleri kılıç ve demir eşyalarıydı ve Türk Boylarının bu alandaki ustalıklarıyla ticaret yolları üzerinden farklı bölgelere göç etmeleri kaçınılmazdı.

Süreycilerin Türk olduğunu Arap Tarih kaynaklarından açıkça görüyor ve Türk Tarihi’nin 4. ve 5. Yüzyıldaki demografik yapısıyla teyit edebiliyoruz. Bunun yanında Süreyc kabilesinin, Osmanlı Devletinin kurucu unsuru olan Kayı Boyu’dan olduğu gerçeği de yeni ortaya çıkmış durumdadır. Aslında bu gerçek yüzyıllardır gözümüzün önünde durmaktadır. Bu önemli bulgu, araştırmacı yazar Oktan KELEŞ tarafından tespit edilmiş, kendisi yaptığı çalışmalar ile bu gerçeği gün yüzüne çıkartmıştır.

Bu bulgu, bugün Topkapı Sarayında sergilenen Kutsal Emanetler içerisindeki Hz. Osman’ın kılıcının üzerinde işlenmiş olan “Kayı Boyu” damgasıdır. Bu damga bugün çıplak gözle bile açık şekilde görünmektedir. Bilinenin aksine bu kılıç, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinde kutsal emanetlere sahip çıkıp İstanbul’a getirmesiyle Osmanlıya ulaşmamış, bizzat Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’e kayınpederi Şeyh Edebali tarafından hediye edilmiştir. Aslında bu yanılgının sebebi çok açıktır. Osmanlı Devletinde zabıt altına alma ve yazılı hale getirme kültürü Fatih Sultan Mehmet döneminden sonra ortaya çıkmıştı. Bu tarihten önce vakalar, olaylar ve önemli gelişmeler yazılı hale getirilip zapt edilmemekteydi. Dolayısıyla Hz. Osman’dan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’e kadar ulaşan Hz. Osman’ın kılıcı, kutsal emanetlerle birlikte kutsal bir emanet olarak muhafaza edilmiş, yazılı bir zabıt bulunmadığından Yavuz Sultan Selim’in Mısır fethi ile İstanbul’a getirdiği kutsal emanetlerden biri sanılmıştır.

Burada iki önemli husus söz konusudur. Birincisi ve en önemlisi, bu kılıcın üzerinde Kayı Boyu’nun damgası bulunmaktadır. Bu damganın Kayı Boyundan olduğu bilinen Osmanlı saltanat ailesi ya da Kılıcın emanetçisi olan Şeyh Edebali tarafından vurulması mümkün değildir. Zira böylesi kutsal bir emanetin üzerine sonradan bir işleme ya da damga vurulması emanetin kutsiyeti açısından mümkün değildir. Dolayısıyla bu damga, kılıcın Kayı Boyu’na tabi bir kılıç ustasının elinden çıktığını açıkça ortaya koymaktadır. Peki bu kılıcı kim dövmüş ve Hz. Osman’a hediye etmiştir? Bu sorunun yanıtını Arap tarihinden kolayca öğrenebiliyoruz. Kılıç, Mekke’de yaşayan ve Kâbe’nin Kayyımlığını üstlenen, ürettiği kılıçlarla ün salmış olan Süreyc kabilesi tarafından yapılmış ve Hz. Osman’a hediye edilmiştir. Kılıcı Hz. Osman’a hediye eden kişinin ismi de Arap Tarih kaynaklarında geçmektedir. Bu kişinin Adı Ubeydullah’dır. Ubeydullah, Süreycilerin reisi ya da lideri değil ünlü bir kılıç ustasıdır. Zira Peygamber Efendimizin (s.a.v.) döneminde Kabe’nin Anahtarlarını emanet ettiği Süreycilerin reisi olan Osman Bin Talha, 4 halife döneminde de yaşamış, Muaviye döneminde vefat etmiştir. Hz. Osman döneminde Süreycilerin reisi olan Osman Bin Talha halen hayattadır ve Süreycilerin reisi konumundadır. Ürettiği kılıçlarla ünlenen, saygın ve itibarlı bir kılıç ustası olan Ubeydullah, aynı zamanda Süreycilerin İslamı kabul etmesiyle Müslümanlar arasında da saygı değer bir kişilik olmuştu. Bu bakımdan Arap kaynaklarında isminden sıkça söz edilir.

İkinci önemli husus ise Hz. Osman’ın kılıcının Osman Bey’e kadar ulaşmasındaki gizemli yolculuktur. Bilindiği gibi Hz. Osman, İslamı ilk kabul edenlerdendir ve Dünyada cennetle müjdelenen büyük bir zattır. Önemli bir tüccar ve itibarlı bir sahabe olan Hz. Osman, Peygamber Efendimizle birlikte pek çok savaşa katılmış, Efendimizin vefatından sonra 3. Büyük Halife olarak İslam’a hizmet etmişti. Bu hizmetleri döneminde, ürettiği kılıçlarla ünlenen Süreyc kabilesinin kılıç ustası ve itibarlı bir sahabi olan Ubeydullah, kendisine bir kılıç yapıp, üzerine ayetler işleyerek Hz. Osman’a hediye etti. Kılıç ustası Ubeydullah, bu kılıcın üzerine ayetlerle birlikte Kayı Boyu’nun simgesi olan damgayı işleyerek bir bakıma imzasını atmış oldu. Hz. Osman, Ubeydullah’ın hediyesi olan bu Türk Kılıcını sağlığı boyunca taşımış ve kullanmıştır. 656 yılında, Mısır’dan yola çıkan Asi bir hareket, halife Osman’ı öldürmek ve İslam’a fitne sokmak için büyük bir isyan hareketine girişmişti. Bu isyan hareketi neticesinde Hz. Osman, evinde Kuran okurken şehit edildi. Hz. Osman’ın şehit edilmesi üzerine Ubeydullah’ın hediye ettiği kılıç, emaneti olarak Süreycilerin reisi Osman Bin Talha tarafından koruma altına alındı.

Ubeydullah’ın dövdüğü, üzerine Kayı Boyu’nun simgesini vurarak Hz. Osman’a hediye ettiği ve Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra Süreycilerin reisi Osman Bin Talha tarafından alınıp emanet olarak sahip çıktığı bu kılıç, önce Süreyciler, sonrasında ise detaylarını açıklayacağımız Altın Silsile yoluyla Türk Din Âlimlerine ulaşmış ve haleften halefe korunarak, 643 yıl sonra Osmanlı Devletinin kurucusu Ataman (Osman) Bey’e kadar ulaşmıştır.

Hz. Osman’ın konu edilen kılıcının Kayı boyuna tabi olan Süreyciler tarafından üretildiği ve Hz. Osman’a hediye edildiği, hem fiziki bulgular hem de tarihi emarelerle teyit edilmektedir. Bu bakımdan, söz konusu kılıcın Kayı Boyuna mensup olan Süreyciler tarafından imal edilerek Hz. Osman’a hediye edildiği şüphe götürmez bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Bu kılıcın, Hz. Osman’dan sonra Osmanlı’nın kurucusu Ataman Bey’e ulaşması ise tarih serüveni açısından fevkalade ilginç ve önemlidir.

Osman Bin Talha, bilindiği gibi Hz. Osman’ın şehit edildiği dönemde hayattaydı ve Ubeydullah’ın hediye ettiği kılıcı, sahipsiz kalmaması için korumak üzere almıştı. Bu kılıcın Mekke dışına çıkması Süreyciler eliyle gerçekleşmedi. Zira Süreyciler, devam eden 14 asır boyunca Mekke’de yerleşik kalarak Kabe’nin Koruyuculuğu vazifesini devam ettirmişlerdir. Bu kılıç, önce İslam âleminde 12 İmam olarak bilinen, 4 Halifeden sonra İslam âleminin itikadî lideri kabul edilen İmamlarca muhafaza edilerek haleften halefe emanet yoluyla nakledilmiş, sonrasında ise Sufilik inancında Altın Silsile olarak anılan büyük din âlimleri tarafından yine haleften halefe emanet edilerek yüzlerce yıl korunmuştur.

Hz. Osman’ın kılıcının serüvenini, Sufiliğin Altın Silsile olarak ifade ettiği müntesip silsilesini incelediğimizde görebilmekteyiz. Zira Hz. Osman’ın kılıcının son emanetçisi olan Şeyh Edebali, bu emaneti hocası Hace Ahmet Yesevi’den almıştı. Ahmet Yesevi, Sufilik silsilesinin son, Yeseviliğin ilk halkasıydı. Ahmet Yesevi’nin halef olarak bir halkası olduğu Altın Silsile, çok ilginçtir ki M.s. 750’li yıllarda, 6. Büyük İmam Cafer Sadık’a müntesip olmaktadır. Görünen odur ki ; Söz konusu kılıcın ilk emanetçisi olan Osman Bin Talha, Hz. Osman’ın kılıcını kutsal bir emanet olarak son halife Hz. Ali’ye teslim etmiştir. 12 İmam olarak bilinen İmam silsilesinin ilki kabul edilen Hz. Ali, Selefi ve dostu olan Hz. Osman’ın Kılıcını emanet olarak alıp kendisinden sonraki İmam’a teslim etmiş, Kılıç, İmamlığın sorumluluğu altında olan diğer emanetlerle birlikte sonraki haleflere devredilerek muhafaza edilmiştir.

Hz. Osman’a hediye edilen kutsal kılıcın emanetçiliğinin 12 İmam’lardan çıkması ise Abbasilerin başkentini Şam’dan Bağdat’a taşıması üzerine gerçekleşmiştir. İslam Dünyası, 750 yılında Kanlı bir devrime sahne olmuştu. Hz. Ali’nin ölümünden sonra Arap Dünyasının liderliğini Muaviye ve ardılları olan Emeviler üstlenmekteydi. 750 yılında Hz. Muhammed’in (s.a.v.) amcası Abbas’ın soyundan gelen Abbasiler, Emevilerin halifeliğini yıkarak Arap Dünyasının yönetimini ele geçirip Abbasiler dönemini başlattılar. Bu devrim, Altın Silsilenin 5. Halkası, 12 İmam’ın 6.  olan İmam Cafer Sadık döneminde gerçekleşti. Abbasiler, 819 yılında, Stratejik nedenlerden ötürü Başkenti Şam’dan taşıyıp yeni başkent olarak Irak’ın Bağdat şehrini başkent yaptılar. Bu dönemde Abbasiler ve İmamlık makamının yapısında ciddi ve önemli değişiklikler meydana geldi. Bu sebepten ötürü, haleften halefe nakledilen emanetler el değiştirerek 12 İmam Silsilesinin dışına çıkmış, Kılıcın 12 İmam silsilesindeki son emanetçi 8. İmam Ali erRıza olmuştur. Ali erRıza’dan sonra Hz. Osman’ın kılıcına imamlar değil, Altın Silsile olarak bilinen Sufilik silsilesi koruyup nesilden nesile emanet başladılar.

8. Büyük İmam olan Ali erRıza, Abbasilerin başkentinin Şam’dan Bağdat’a taşındığı dönemde, kendisine emanet olarak nakledilen Hz. Osman’ın kılıcını, talebesi  olan, büyük din alimi Beyazıd-i Bistami hazretlerine emanet etmiştir. Beyazıd-i Bistami, 12 İmamdan biri değildir. İran’ın Bistam şehrinde doğan Bistami, Ali erRıza’nın rahlei tedrisatına tabi olma arzusu ile yanına gelmiş, Ali erRıza da kendisini talebeliğe kabul ederek hocalık yapmıştır (860 – 870). Ali erRıza, büyük bir din alimi olan ve Sufilikte Fena F’illah mertebesine erişen Bistami’ye itikadi halefi olarak kıymet vermiş ve kendisine kadar Büyük İmamlar silsilesiyle ulaşan Hz. Osman’ın kılıcını muhafaza etmesi için kendisine emanet etmiştir.

Hz. Osman’ın kılıcı, artık Altın Silsile olarak bilinen Sufilik silsilesinin halkalarıyla nesilden nesile emanet edilecektir. Bistami’den sonra Altın Silsilenin devamı olan halefi Hasan Karakani, sonrasında onun halefi Kasım Gürgani’ye emanet yoluyla ulaşmıştır. Sufi Silsilesi, Kasım Gürgani’nin halefi olan Hace Abdullah el Ensari döneminde ilk kez Horasan’a ulaşmıştır. Zira Abdullah el Ensari, İran Horasanında yaşamaktaydı. Abdullah el Ensari’den sonra, Altın Silsile Türk Dünyasına yaklaşmaya başlamıştır. Abdullah el Ensari’den sonraki emanetçi ise İmamı Gazali ve Yusuf Hamedani gibi büyük din alimlerinin hocası selefi olan Ebu Ali Fermani’dir. Ali Fermani’de kendisine emanet edilen Hz. Osman’ın kılıcını, yine Altın Silsile’nin bir halkası olan halefi Yusuf Hamedani’ye emanet etmiştir. Yusuf Hamedani’nin Türk Tarihinin siyasi ve itikadi geçmişinde yeri çok büyüktür. Zira Yusuf Hamedani’den itibaren Altın Silsile, Türk Dünyası içerisinde devam etmiştir. Hamedani döneminde giderek güçlenen ve İç Asya’nın en güçlü devleti haline gelen Selçuklu Devleti henüz vücut bulmaktaydı. Büyük Selçuklu Devletinin ilk sultanlarından olan Sultan Sencer, Irak, İran, Horasan ve Maveraünnehir coğrafyası üzerinde hakimiyetini genişlettiği dönemlerde Yusuf Hamedani, bu bölgenin itibar gören büyük bir evliyası durumundaydı. Zira Selçuklu Sultanı Sencer, Yusuf Hamedani’ye büyük saygı göstermekte, onu sıkça ziyaret edip duasını almaktaydı.

Bu tarihten sonra karşımıza çok tanıdık isimler çıkmaktadır. Zira Yusuf Hamedani’nin halefi, Türk Dünyasının en büyük din âlimi kabul edilen Ahmet Yesevi’dir. Ahmet Yesevi, 1093 yılında, Kazakistan’ın Çimkent şehrinde doğmuş ve tedrisatını büyük din âlimlerinin yanında tamamlamıştı. İtikat ilminin o dönemdeki en yüksek mertebesi Buhara idi. Buhara, büyük din âlimlerine talebe olmak isteyen âlimlerin itikat ilmi için ulaşabilecekleri son mertebeydi. Ahmet Yesevi de, uzun yıllar süren itikadi eğitimlerinden sonra Buhara’ya gelerek Sufiliğin Altın Silsilesinde bulunan Yusuf Hamedani’nin talebeliğine kabul edildi ve öğretilerine tabi oldu. Yusuf Hamedani’nin en kıymetli haleflerinden olan Ahmet Yesevi, uzun yıllar tasavvuf ve ilim eğitimi aldıktan sonra, Yusuf Hamedani’nin vefatından sonra halefi sıfatıyla İmam olmuş ve kendisine emanet edilen Hz. Osman’ın kılıcı, hocası Yusuf Hamedani’den kendisine emanet mirası olarak nakledilmiştir.

Özetleyecek olursak ; Süreyci kabilesinin kılıç ustası Ubeydullah’ın dövdüğü ve üzerine Kayı Boyunun damgasını işleyerek ve Hz. Osman’a hediye ettiği kılıç Hz. Osman’ın vefatı ile de Süreycilerin reisi Osman Bin Talha tarafından muhafaza edilmiş, Osman Bin Talha tarafından da Hz. Ali’ye teslim edilerek 12 İmam olarak bilinen İslam’ın büyük imamları tarafından haleften halefe korunmuştur. Abbasiler’in başkentini Şam’dan Bağdat’a taşıması üzerine Büyük İmamlar İran’lı alimlerden oluşmaya başlamış, İranlı din alimi 8. İmam Ali erRıza, kendisine kadar emanet edilerek gelen kılıcı talebesi olan ancak 12 İmam’dan biri olmayan İranlı din alimi Beyazıd-i Bistami’ye emanet etmiştir. Sufilik akımının Altın Silsilesinden olan Beyazıd-i Bistami’den sonra bu emanet Sufilik akımının imamları tarafından korunarak haleften halefe nakledilmeye başlanmıştır. Sırasıyla Beyazıd-i Bistami, Hasan Karakani, Kasım Gürgani, Abdullah el Ensari, Ebu Ali Fermani ve Ahmet Yesevi’nin hocası Yusuf Hamedani’ye emanet edilmiştir. Ahmet Yesevi’nin Altın Silsileden bir İmam olmasıyla hem Altın Silsile, hem de Hz. Osman’ın kılıcı Türk Dünyasına ulaşmıştır. Hz. Osman’ın kılıcının emanetçisi son imam ise Ahmet Yesevi’nin talebesi olan Şeyh Edebali olmuştur.

Bilindiği gibi Şeyh Edebali, Ahmet Yesevi’nin yetiştirip Batı Türk dünyasına gönderdiği büyük din âlimlerinden birisidir. Şeyh Edebali, aynı zamanda Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’nin kayınbabasıdır. Şeyh Edebali, Ahmet Yesevi’den aldığı tasavvuf, tefsir ve İslam hukuku eğitimi ile Ahmet Yesevi tarafından Anadolu’ya gönderilmişti. Bu vazife ile Eskişehir’in İtburnu adlı köyünde yaşamakta ve Bilecik’te kurduğu dergâhta talebeler yetiştirmekteydi. Bu tarihlerde henüz bir beylik olan Osmanlı, Ataman (Osman) Bey tarafından idare edilmekteydi. Ataman Bey, Şeyh Edebali’nin Bilecik’teki dergâhını sık sık ziyaret etmiş ve Şeyh Edebali tarafından misafir edilmiştir.

Tarih kaynaklarında belirtilen meşhur rivayete göre ; Ataman bey, Şeyh Edebali’nin dergahında misafir olduğu bir gece mühim bir rüya görür. Rüyasında Şeyh Edebali’nin göğsünden bir nur çıkıp kendi göğsüne girdiğini ve göğsünden büyük bir ağaç yetişip dallarının âlemi kapladığını, altından nehirler akıp insanların bu sulardan geçtiğini görür. O günün sabahında rüyasını Şeyh Edebali’ye anlattığında, kendisi rüyayı şöyle tabir eder ; “Babandan sonra bey olacaksın. Kızım Mal Hatunla evleneceksin. Benden çıkıp sana gelen nur budur. Sizin soyunuzdan nice padişahlar gelecek ve nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar. Allah nice insanın İslam’a kavuşmasına senin soyunu vesile edecektir. “

Görülmektedir ki, Şeyh Edebali, Ataman (Osman) Bey’in İslam’ın sancaktarı olacağını, Allah’ın lûtfu ile nice memleketlere hükmedeceğini tabir etmiş ve kızı ile evlenmesini tavsiye ederek kendisine fevkalade itibar etmiştir. Bu itibar ile kendisine kadar emanet olarak ulaştırılan Hz. Osman’ın kılıcını, damadı Ataman Bey’e emanet ederek emanetçi unvanı olarak da kendisine Osman ismini vermiştir.

Bilindiğinin aksine Osmanlı Devletinin ilk padişahı olan Osman Bey’in esas ismi Osman değildir. Zira dedesi, babası ve oğlu Türkçe isimler kullanmışlardır. Dedesinin ismi Alpoğlu, Babasının ismi Ertuğrul, oğlunun ismi Orhan’dır. Bu bakımdan kendisinin isminin Arapça bir isim olması doğal değildir. Bunun yanında Osmanlı Devletinin dünya tarihindeki unvanı Ottoman’dır. Etimolojik olarak baktığımızda bu ifade İngilizler tarafından oluşturulmuş bir ifadedir. İngiliz dilinin kritiklerine baktığımızda Osman isminin telaffuzu “ASMEN” olmalıdır. İngiliz dilinde A, kelimenin başında ise A, ortasında ise sesli uyumuna göre E yada İ olarak okunur. Bu ifade, Osman Bey’in esas ismi olan ATTAMAN ifadesinden türemiştir. İngiliz lisanında A, kelimenin başında ise O, kelimenin ortalarında ise sesli harf uyumuna binaen A ya da E olarak okunur. Bu bakımdan ATTAMAN, ismi,  OTTAMAN-OTTOMAN şeklinde ifade edilmiş ve Dünya Tarihine kaydedilmiştir. Yani Ataman Bey, kayın pederi Şeyh Edebali’den sadece Hz. Osman’ın kılıcını değil ismini de emanet olarak almış, emanet edilen Kılıcı kutsal emanetlerle birlikte muhafaza edilmiş, ismi ise Devlet Unvanı olarak Dünya ve İslam Tarihine nakşedilmiştir.

Görülmektedir ki ; Kadim Türk Boylarından biri olan Kayı Boyu, İslam ile şereflenen ilk Türk’ler olmuş, Kâbe’nin Kayyımlığı vazifesini 1400 yıl boyunca taşımış ve Peygamber Efendimize (s.a.v.) Kabe’nin kapılarını açmış, Hz. Osman’a üzerine Kayı Boyunun damgasını vurduğu kılıcı hediye etmiş, bu kılıç 12 İmam ve Altın Silsile yoluyla Şeyh Edebali’ye, ondan da yine Kayı Boyu’nun hükmettiği Osmanlı Devletine ve devletin kurucusu Osman Bey’e ismini nakşetmiştir. (Kaynak: Oktan Keleş/Araştırmacı yazar)

İlhan Nezor

Erdoğan’ın liderlik sırları..!

recep-tayyip-erdogan-sozleri-resimli

Tayyip Erdoğan,Türkiye’nin siyasi tarihinde en uzun süre başta kalan ve halen sürdüren bir kişilik.

Kimine göre bir dahi…Kimi göre halkı kandıran…Kimine göre Türkiye tarihinin Atatürk‘ten sonraki en büyük lideri.Allah ömür verirse  ve bir aksilik yaşamaz ise 2023 yılına kadar da Başkan olarak görevini sürdürecek.İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını saymazsak onlarca seçim ve üç referandum kazandı.Şu anki siyasi tabloda onu zorlayacak birisi görünmüyor.

Hiç düşündünüz mü ..? Erdoğan sürekli neden başarılı oluyor..?Nasıl oluyor da girdiği her seçimi kazanıyor?

İşte bu yazıda Erdoğan‘ın sırrını öğrenecek ve hangi bilinç altı tekniklerini kullandığına ve milyonları peşinden nasıl sürüklediğine  şahit olacaksınız.

Analizci bir gözle okursanız inanıyorum ki,Erdoğan‘ın her hareketine,her konuşmasına daha farklı bir gözle bakacak ve kullandığı metotları daha kolay çözeceksiniz.

Başlayalım…

Bir insan Milletvekili olabilir,Siyasetçi olabilir,Bakan hatta Cumhurbaşkanı olabilir.Ama herkes Lider olamaz.Lider olmak için belli vasıflar gerekir.Hitabet ve beden dilini kullanmak elbette çok önemlidir.Ancak,daha önemli olanı insanların bilinç altlarına etki edebilmektir.Dünyada başarılı olmuş her Lider -buna Erdoğan da dahil – bilinçaltı tekniklerini sürekli kullanır.İşte Erdoğan‘ın kullandığı o yöntemler;

1)  Belirsiz olmak : Belirsiz olmak bilinçaltı yönlendirmede kullanılan ilk yöntemlerden birisidir.Her Liderin mutlak surette bir görüşü vardır.Ancak devlet yönetiminde oldukları için hem toplumun genelini kucaklayıcı hem de uluslararası ilişkilere göre  politikaları uygulamak zorundadır.

Erdoğan bu tekniği nasıl uygular?

Devletin belirli bir seviyeye gelmesi için zamana ihtiyacı vardır.Bunun içinde bize Avrupa Birliği çıpası lazım idi. 2002‘de Başbakan seçildiğinde bir anda Avrupa üyeliği sürecine hiç kimsenin beklemediği bir şekilde hız verdi.Daha sonraki dönemlerde Amerika‘nın Büyük Ortadoğu Projesi yani BOP‘a Eş Başkan oldu.“Milli Görüş Gömleğini çıkardım ben artık değiştim” dedi.Avrupa ile müzakere sürecini başlattı. Amerika’da “Yahudi Cesaret Ödülü’nü” aldı.O dönemlerde devlet kağıt üzerinde bizimdi.Ancak özünde Avrupa ve Amerika tarafından yönlendiriliyordu.Batılı devletler bunu da içimizde ki adamları sayesinde yapıyordu.Bunların temizlenmesi için Erdoğan‘ın iktidarda kalması lazımdı.Böylece batılılara “Benden size zarar gelmez,sizlerle uyumluyum “mesajı güçlü bir şekilde verildi.Avrupa müzakere süreci başlayınca hem oy oranı arttı hemde kendisine Türkiye’de mesafeli olan kesimlerinde sempatisini kazandı.Ayrıca batılı değerlere sürekli vurgu yapıyor,batılı liderle de samimi pozlar vermeye de devam ediyordu.Erdoğan bu şekilde icraatlarını yapmaya mecburdu.Çünkü Türkiye’nin kurtarılması önce içeriden başlamalıydı.Bunun içinde güçlü bir şekilde iktidarda kalması gerekiyordu.Önünde Menderes, Erbakan ve Özal örnekleri vardı.Özal ve Menderes öldürülmüş ,Erbakan ise zorla Başbakanlıktan indirilmişti. Batılılara onların tekniği ile karşılık verilmesi gerekiyordu ve öyle de yapıldı.İşte burada Erdoğan belirsiz oldu.Belirsiz olma sürecini, gerçek niyetini ustalıkla gizledi.Taki İsrail Cumhurbaşakanı Perez‘in yüzüne “One mınute” çıkışını yapana kadar.Erdoğan bu tekniği bugünde belirli aralıklarla tekrarlar.Örneğin Türk Milliyetçisi midir yoksa Ümmetçi midir tam olarak belli etmez.Her kesim için verecek şerbeti mutlaka bulur.Bunu da ustalıkla yapar.Yaptığı için de On yedi yıldır iktidardadır.

2) Zevk ve ilgi alanlarına hitap etmek : İyi bir manipülasyon ustası , yani yönlendirme ustası karşısındaki insanların zevk ve ilgi alanlarına göre davranışlarda bulunur. Türkü seven bir insana Operadan bahsedilmez.Özellikle gerçek Liderler toplumun sahip olduğu zevk ve ilgi alanlarına göre davranış sergiler, bu yönde ki özelliklerini ön plana çıkarırlar.Futbol Türk toplumunda en yaygın spordur.Milyonlarca izleyicisi vardır.Erdoğan futbolcu yönünü defalarca ortaya çıkarmıştır. Fenerbahçeli olduğunu söylemesi,sanatçı ve sporcularla toplantılar yapması çok iyi kurgulanmış yönlendirme teknikleridir.Canlı yayında Neşat Ertaş‘ın türkülerini söylemesi,Cuma Namazına gitmesi , İmam olup namaz kıldırması, Şehit evlerine taziyede bulunup Kur’an okuması , eşinin başörtülü olmasının ön plana çıkarılması , konuşmalarında binlerce yıllık tarihimize sürekli atıfta bulunulması , yaşlıların ellerini öpmesi,Taksi duraklarına gidip Taksicilerle çay simit eşliğinde sohbet etmesi , engelli çocuklarla buluşup onları külliyede kabul etmesi ve diğerleri mükemmel bir bilinçaltı teknikleridir.Bu durum toplumun çok büyük bir kesimiyle gönül bağı kurmuş ve yıllar içerisinde“benden bu devlete ve millete zarar gelmez,ancak fayda gelir” düşüncesini insanlara yerleştirmiştir.Dünyadaki her Lider için muhalefet partileri yolsuzluk iddialarını dile getirirler.Biz de de Cumhuriyet Halk Partisi bunu yapmaktadır.Ayrıca PKK ile devletin müzakere ettiğine ve AK Parti’nin devleti sattığını sürekli söyleyip durmuştur.Bu iddiaların havada uçuştuğu dönemde röportajlara bakıldığında insanlar Erdoğan için hep şu cümleleri kullandı : “O milli bir adam,halkın adamı,vatanına milletine bağlı dindar bir müslüman. O ne yolsuzluk yapar nede vatana millete ihanet eder.O ne yaparsa doğrudur.Ondan bu millete zarar gelmez” cümlelerini defeatle kurmuşlardır.İşte Erdoğan yıllarca bu tekniği bilinçli ve ısrarlı bir şekilde uyguladığı için hala büyük bir oy oranı ile iktidarda kalmaya devam etmektedir.İnsanlar ilk tanıdıkları kişilere karşı mesafelidir.Ancak onların değerlerine göre hareket ettiğinizde size karşı olan koruma iç güdüleri ve mesafeleri ortadan kalkar ve onları istediğiniz gibi yönlendirmeye başlarsınız.

3) Kendini zayıf gösterme : Erdoğan gibi güçlü bir Lidere bu maddeyi yakıştıramayabilirsiniz.Ancak Manipülasyonda usta olan birisi bu tekniği mutlaka ama mutlaka uygular.Erdoğan bunu belirli dönemlerde yapmıştır.Örneğin 2007  Cumhurbaşkanlığı seçimleri.CHP Ak Pati’den Cumhurbaşkanı adayı olmaması için yargı yolu ile 367 garabetini ortaya attı. Amaç, Tayyip Erdoğan‘ı engellemekti.Erdoğan bunun üzerine hemen erken seçim kararı aldı ve meydanlarda “Bu kardeşiniz dindar olduğu için Cumhurbaşkanı olmasını istemiyorlar,CHP müslüman bir Cumhurbaşkanı olmasını istemiyor.Bunlar din düşmanı.Zamanında bu kardeşinizi okuduğu bir şiirden dolayı hapse girmesine de alkış tutmuşlardı “ diyerek probaganda yapmaya başlamıştı.Böylece kendisini savunmasız , karşı tarafı yani CHP’yi zalim gösteriyor halkın kendisini savunmasını istiyordu.Halk kendisini savunan Erdoğanı kendinden görüyor ve ilk seçimde % 47 oy vererek Erdoğan‘a rekor kırdırıp CHP ‘ ye hezimet yaşatıyordu.Şayet Erdoğan başarısız bir manipülasyoncu olsaydı CHP‘ye hemen şiddetle saldırır kendini onlardan daha güçlü gösterirdi.Ancak böyle yapması iki durumda ters teperdi.Birincisi CHP‘nin eline büyük bir koz verirdi.Böylece CHP karşı hamle olarak “İşte Erdoğan’ın gerçek yüzü bu.Biz bunu bildiğimiz için böyle diktatör birisinin Cumhurbaşkanı olmasını istemiyoruz” diyecekti…İkinci olumsuz etkisi ise,kendisini yani Erdoğan‘ı destekleyenler açısından olacaktı.Ak Parti seçmeninin bir kısmında “Erdoğan acaba CHP’nin dediği gibi biri mi ? “ şeklinde şüpheler uyanacak ve böylece AK Parti oy kaybına uğrayacaktı.Ancak Erdoğan çok akıllıca davrandı tam tersini yaptı.Mağdurları oynadı ve karşılığını da fazlası ile aldı.

4) Gözetleme ve sınıflandırma : Tüm yönlendirme yani manipülasyon ustaları bunu yapar.Bu iş hayatında da siyasi hayatta da böyledir.Liderler kendi seçmenlerini mutlaka sınıflandırır.Böylece halk tabiri ile “Safları sıklaştırır” Son üç seçim bunun en güzel örneğidir.Erdoğan kendi taraftarını vatanına milletine bağlı olarak gösterirken karşı tarafı yani CHP’ni sürekli teröristler ve HDP ile ittifak yapmakla suçlayıp onları savunmada bırakır. Aslında Erdoğan bu eleştirilerinde haksız değildir.Ancak CHP yaptığı her eylemle sürekli  Erdoğan‘a malzeme vermekte ve Erdoğan‘da bunu alabildiğine kullanmaktadır. CHP‘nin İnönü döneminde Camileri ahırlara çevirdiği ve Kur’anı Kerim öğrenimini yasaklandığı doğrudur.Erdoğan sürekli meydanlarda bundan da bahseder.Böylece karşı tarafı hem teröristlerle iş yapan hem de din düşmanı olarak gösterir.Böylece kendinden kaçması muhtemel oy kayıplarının da önüne geçer. Muhafazakar seçmen oy kullanırken mutlaka milli ve manevi değerleri göz önüne alır.Böylece seçmen başka partiye oy vermek istese bile karşıda ki parti için bir kanaat oluşturulduğunda onlara oy vermekten vazgeçer ve yine istemese bile Ak Parti‘yi desteklemeye devam eder.Muhalefetin sıklıkla vurguladığı “Erdoğan toplumu kamplaştırıyor” eleştirisi ya onların cahilliklerinin yada söyleyecek başka bir şey bulmadıkları için sürekli bunu kullandıklarının kanıtıdır.Bu işi biraz bilseler Erdoğan’ın çok etkili kullandığı manipülasyon tekniğini kullandığını anlarlar ve karşı tedbirleri alırlardı.Ancak geçen zaman gösterdi ki Erdoğan muhalefetle istediği gibi oynamaktadır.

5) Bağımlılık Oluşturma : Geride bıraktığımız ilk dört madde uygulandıktan sonra bu madde uygulanılacak en kolay tekniktir. Şu ana kadar ki dört madde sonucunda insanları rahatlıkla kendinize bağımlı kılarsınız.Bunu da Erdoğan‘ın ve Ak Parti‘li Bakanların sözleri ile açıklayalım.Son yıllarda bir konunu altı ısrarla çiziliyor : “Erdoğan’ın kaderi Türkiye’nin kaderi ile birleşti” Bu cümle o kadar çok tekrarlandı ki,insanlarda adeta korku psikolojisi oluşturuldu.Erdoğan iktidardan gittiği an devlet dinsiz CHP ve HDP‘nin eline kalacak eskiyi mumla aramaya başlayacağız cümlesi üstüne basa basa ısrarla vurgulandı. Böylece insanlarda hem korku oluşturuldu hem de Erdoğan‘a daha sıkı bağlanmaları meydana getirildi.Erdoğan destekçilerine sorun hemen “Erdoğan yerine gidip teröristlere mi oy verelim, CHP zulmüne mi dönelim , var mı Erdoğan’dan başka lider , sonuna kadar Erdoğan..” yanıtını alırsınız.Bir çok insan bu cümleleri Erdoğan sevgisi olarak anlar.Oysa ki bu cümlelerin altında gelecek kaygısı ve bölünme korkusu vardır.Böylece bir lider etrafında bağımlılık kolaylıkla oluşturulmuş olur.

6) Akıl oyunları ve tekrar : Gerçek liderler toplumun karşısına çıktığı zaman el hareketlerinden giyimlerine kadar her şeylerine dikkat ederler.Bunu özellikle mitinglerde çok yaparlar.Gerçek bir manipülasyoncu lider mitinglerde mümkün mertebe kıravat takmaz.Çünkü Kıravat resmiyeti ve uzaklığı çağrıştırır. Kışın miting yaparsa paltonun üzerine yöresel simge takar.Yaz ayında miting yapıyorsa halkın karşısına gömlekle ve gömleğin kolları sıvanmış şekilde çıkar.Bu iki hareket farkında olmasak ta insan zihninde samimiyeti çağrıştırır.Erdoğan yaptığı her mitingde konuşmasında büyük hedeflerden bahseder.Bunu yaparken geçmiş iktidarları özelikle CHP‘yi mutlaka hedef alır.Kendi projelerini,Türkiye için düşündüklerini uzun uzadıya anlatır.İnsanlarda sıkılma hissettiği anda ya bir şiir okur yada bulunduğu yöreye özgü bir espriyi yapar.Ama Erdoğan‘ın hangi şehre giderse gitsin istisnasız tüm mitinglerinde konuşmaya başlamadan önce mutlaka uyguladığı bir yöntem vardır. O da şudur, “Sizleri en kalbi duygularımla hasretle muhabbetle selamlıyorum.Bu meydandan tüm kardeşlerime selamlarımı sevgilerimi iletiyorum” diyerek başladığı konuşmalarında dikkat edilirse kürsüden uzak ve elinde mikrofonla konuşuyor.Sonra bulunduğu ilin ilçelerini bir bir  sayıyor.Bu hareket insanlarda şöyle bir izlenim bırakır: “Erdoğan bizi gerçekten tanıyor.O bizden biri imajını “ veriyor.Konuşmalarının devamında bulunduğu ilin Türk tarihinde ki yerinden dini ve milli özelliklerinden  bahseder.Böylece halkı coşturup  tüm ilgilerini kendi üzerinde topluyor. Bu yöntem size basit gelmişse o zaman şunu düşünün.Diyelim ki destek verdiğiniz liderin mitingine gittiniz. Lider,karşınıza takım elbiseli çıkıyor el ile hiç konuşma yapmadan selamlama yaptıktan sonra sahnede bulunan kürsüye geçiyor ve  okulda ders verir gibi konuşmaya başlıyor.Böyle bir lideri dilemek sizce nasıl bir his uyandırır.Böyle bir lider meydana toplanan kalabalığı nasıl coşturur bir düşünün.

7) Beden dili ses tonu-Onay alma : Yönlendirmede ustalaşmış lider için olmazsa olmaz kural Beden dili – Ses tonu ve Onay almadır.Konumuz Erdoğan olduğu için yine onun hareketlerinden devam edelim.Erdoğan miting yaparken konuşmasına başlamadan önce dikkat edin önce mutlaka tebessüm eder.Elini kalbine götürür ve halkı selamlar.Bu karşıdaki insanları hazırlama tekniğidir.Önce hitap edeceği kitleye sevgi duygusunun geçmesi gerekir.Bu aşamadan sonra konuşmaya başlar.Bulunduğu şehre göre gayet tatlı bir üslupla konuşur.Konuşma ilerledikçe yavaş yavaş ses tonunu yükseltir.Bundaki amaç hem karşıdaki kitleyi coşturmak hem de onların seçmen olarak kendisine itaat etmesini sağlamaktır. Ses tonunu yükseltirken genelde avucunun içini gösterir. Bu beden dilinde gücü ifade eder.Bu aşamalardan sonra onay alma kısmına geçer.Bir fikri kabul ettirmek için defalarca “öyle değil mi?” diye sorar.Mesela CHP‘den bahsederken şöyle der “Biliyorsunuz CHP geçmişte darbecilere destek oldu mu?” diye sorar.Karşıdaki kitle “Evet” diye bağırır.Sonra aynı soruyu Erdoğan tekrar sorar halk yine “evet” diye bağırır.Ardından Erdoğan “CHP teroristler ile ittifak yapıyor biliyorsunuz değil mi?” diye hemen sorar.Halk hiç düşünmeden “Evet” diye cevap verir.Böylece arka arkaya “Evet” diyen geniş kitleler bu fikri sahiplenmeye başlar.Bundan sonra Erdoğan kendi düşüncesini ortaya atar ve halk onu hiç düşünmeden ve doğru olarak kabul eder.Bu teknik çok ama çok etkilidir.Erdoğan bunu sıklıkla yapar.

8) Ortak hedef : “Beraber yürüdük biz bu yollarda” diye bir şarkı var.Erdoğan bu şarkıyı ve sözlerini defaatle tekrarlar.Kendisini destekleyen bir kitleyi ortak bir hedefe yönlendirir.Dikkat edin tüm mitinglerinde CHP‘yi anlatırken hep onun yaptığı zulümlerden bahseder.Harika şekilde mağdur resmi çizer ve kitleyi kendisine sıkı sıkıya bağlar.Ancak beraber olursak güzel günlere kavuşuruz fikrini aşılar.Tüm bu algının üstüne bu şarkı on numara uyum sağlar.Bazı insanlar “Neden Erdoğan sürekli bu şarkıyı söylüyor” diye sorarken aslında bu şarkı oluşturulan algı için biçilmiş bir kaftandır.

9) Korkut ve öfkelendir : Erdoğan devlet yönetiminden bahsederken diğer liderle her zaman kendisini karşılaştırır.ülkenin IMF kapılarında geçmiş liderler tarafından nasıl süründürüldüğünü,koalisyonlar sebebiyle yıllarımızı nasıl kaybettiğimizi , bu milletin nasıl çok büyük acılar çektiğini  sürekli anlatır.Böylece kendisi seçilmezse halka başınıza bu gelecek hissini verir.Böylece halk hem diğer liderlere öfke duyar hem de o günlere dönme korkusu yaşadığı için Erdoğan’a oy vermeye devam eder.

Evet Erdoğan‘ın temelde kullandığı yönlendirme teknikleri bunlardır.Bu anlatılanlar Erdoğan‘a karşı kötü bir düşünce oluşturmasın.İster gündelik hayatta ister iş hayatında isterse siyasette olsun herkes bir şekilde karşısındaki insanı yönlendirmeye ve istediklerini yaptırmaya çalışır. Kimisi bunu kötülük için kimisi de iyilik yapar. Erdoğan’ın bu teknikleri uygulaması asla onun kötü niyetli olduğunu göstermez.Her lider devletinin güçlenmesi için çalışır.Planlarını uygulayabilmesi içinde önce siyasi hayatının devam etmesi ve akasındaki halk desteğinin sürmesi gerekir.Eğer ki bir lider On yedi yıl hiç aralıksız başta kalabiliyorsa ve her seçimde oyunu yükselterek gelebiliyorsa bu onun çok zeki ve  başarılı olduğunu gösterir.Karşıdaki rakipler eğer Erdoğan‘ın karşısına onun teknikleri ile çıkamazsa yenilmeye her zaman mahkumdur.Tıpkı Kemal Kılıçtaroğlu‘nun başına gelenler gibi.

Hatırlıyor musunuz ne demişti Muharrem İnce ” İşte bu kafa iktidar olamaz. % 52′ yi araştırıyor adam,neden 57 değilim,neden 58 değilim diye.Tartışıyor bunu…Sen On dört parti bir araya geldik diyorsun %38 almışsın yenmiş de yenmiş…Çıkmışsın yenmiş…Her seçimde yenmiş …Meydan okuyor birinci çıkamazsam istifa ederim sen edebilir misin diyor, o bile yetiyor ona zaten üç-beş puan kendine güven getiriyor….Sen bunları böyle bir ortamda yenilgiyi tartışmak yerine …gel bunu tartışalım diyene AK Parti’nin içinde ki tartışmayı gölgelersin…yok ya derler adama…Ayıp yahu, bu ayıp..işte bu düşüncede olan birinin 250 yılda iktidar olması mümkün değildir. “

Bu çalışma BuminKağan’ın çalışmalarından özetlenmiştir.

İlhan Nezor

 

 

 

 

 

Kırmızı İbikli Tavuk ve Kapitalizm

sussex-tavuk

1992 yılından bu yana yurt içi ve yurt dışından sosyal , kültürel , siyasi ve ekonomik konularda istişarelerde bulunduğum ve zaman içinde bazılarıyla tanışma imkanı bulduğum bir çok mektup arkadaşım oldu.Bunlar arasında aslen Alman olan ve Emirdağ ‘lı bir kardeşimizle evlendikten sonra da Müslüman olup Heidi olan adını Hediye yapan bir Alman arkadaşım vardı.

Bosna Hersek Mezalizmi karşısında BM ‘ nin , Avrupa ‘ nın göbeğinde, dünyanın gözü önünde meydana gelen bu insanlık ayıbını durduramamasına çok içerlemiştim.Sözde dünya barışına yönelik tehditleri önleme amacı güden bu kuruluşun Müslüman Türk katliamını durdurması gerekir diye düşünüyordum.Neticede bu Alman arkadaşım imdadımıza yetişti de merakımız biraz giderilmiş oldu.Bir Alman dergisinde Bosna felaketinin “Küresel Köleleştirme”hareketi olduğunu okuyunca bizleri de bilgilendirme ihtiyacı hissetti.

“Der İnsider “ adlı bir dergide yayınlanan Bosna haberleri adeta bir yemek tarifini hatırlatıyormuş..Şimdi hep birlikte bana 1996 yılında gelen bu yemek tarifini okuyalım :

(*) Önce birbirine düşmanlık duyan uluslar veya etnik guruplar karşılıklı olarak silahlandırılır.
(*)Terorist saldırılarla halk ürkütülüp bir çoklarının şehri terk etmeleri sağlanır.Sefalet ve açlığa mahkum edilir.
(*) Zaten kendi kontrollerinde olan dünyanın etkili foto ve TV muhabirlerini getirerek açlık çeken çocukların , sakat kalan insanların resimlerini tüm dünyaya yayarlar.
(*)Şartları yüksek olan ülkelerden para toplanır.Sefalet çeken ülkelere para ve ilaç yardımı yaparlar.
(*) Yanlı ve yardımda bulunan yardım kuruluşları diğer tarafın saldırısına uğrar..Tam bu noktada devreye BM ‘nin girmesi için şartlar oluşur ve girer.
(*)Böylece çember iyice daraltılır ve savaş iyice kızıştırılır.İsteğe göre uzatılır yada sona erdirilir.
(*) BM’ nin stratejistlerinin belirlediği nihai hedefler baz alınarak , savaşan iki tarafta tükenip ülke harabeye dönene kadar beklenir. İleride hangi taraf BM ye konuşlanma izni verirse ve kendilerine tabi olacak bir hükümet olursa o taraf gizlice desteklenir.
(*) Böylece ülke BM ‘ nin kontrolüne girer.Kurulan yeni hükümet yeni dünya düzenine teslim oluncaya kadar Barış Ordusu (?) oradan ayrılmaz.
(*) Daha sonra sıra harap olmuş ülkenin yeniden yapılandırılmasına gelir. Bunun için de hükümet Dünya Bankası ve IMF ‘nin kölesi olur. Yer altı ve üstü zenginlikleri üretimi , tarımı, ziraatı ve önemli kuruluşların ipotek altına alınması şart koşulur.
(*) Artık ülkenin kayıtsız şartsız köleliği başlamıştır.

Şimdi , bu bilgiler ışığında milletleri ne denli tehlikelerin beklediğini artık tahmin edebilirsiniz.Adeta bir yemek tarifini andıran bu gelişmeler ,karşımızda iyi organize olmuş seçkin bir kitlenin komplosuyla karşılaştığımızı haber vermektedir.Afrika‘dan başlayıp Ortadoğu ve sınırlarımıza kadar uzanan coğrafyada yaşanan bu hareketlilik Türkiye‘nin ,1923 öncesi yaşadığı kuşatmadan daha vahim bir durumun içine sürüklenmek istenmektedir.

Kapitalizm olayları öyle güzel Fab’laştırır ki bazen tüm algılarınızı da değiştirebilir.Bu bağlamda şu örnek çok konuşulur zaman zaman…Toplumlar üzerinde kara probaganda faaliyetleri ile varlığını sürdürmeye çalışan Komunizm’in  küllerinden eser kalmamasına rağmen halkın kayıtsız şartsız itaat etmesi için Stalin’e adfedilen Tavuk örneği verilir…

Rivayet odur ki Stalin,yakın dostlarının bulunduğu bir toplantıda “Dostlarım söyleyin bakalım,halkın devrimlerimize baş eğmesi,kayıtsız şartsız itaat etmesi için, yönetici olarak bizler ne yapmalıyız.?” diye sorar.

Kimisi demokrasiden,kimisi sürgünlerden,kimisi idamlardan vs bahsederler.Tabi Stalin bu fikirlerin hiç birisine katılmaz.Yaverini çağırıp canlı bir tavuk getirmesini söyler.Tavuk getirilir ve Stalin tavuğu canlı canlı tüğlerinden yolmaya başlar.Tavuk kan içinde çırılçıplak kalır.Odanın ortasına salar ve tavuk odadan çıkar.Ancak , tüğsüz olduğundan tavuk titreyerek içeri gelir.Odanın dört bir tarafına koşturur durur.Şömineye yaklaşır, tüğsüz derisi kavrulur.Çaresiz kalan tavuk, Stalin’in bacakları arasına sığınır. Stalin cebinden yem çıkarıp yolunmuş tavuğun bacakları arasına tane tane atar.Yemlenen tavuk, Stalin nereye giderse peşinden gider.Olayı şaşkınlık içerisinde izleyen arkadaşlarına dönerek “Halk dediğimiz topluluk bir tavuk gibidir,tüğlerini yolup at ve serbest bırak,peşinden ayrılmaz”

Kapitalizm zavallı Tavuklar üzerinden meşruluk kazanmaya hep örnek verilir…

İşte bir çarpıcı örnek daha…

ABD ve İngiltere’de ilkokul çocuklarına okutulan, Rus kökenli bir halk masalı var.
Kırmızı İbikli Küçük Tavuk.

Kırmızı ibikli küçük tavuk, gezinirken buğday tanesi bulur, o buğdayı tarlaya ekebilmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister, hiçbiri yardım etmez, kırmızı ibikli küçük tavuk mecburen “iş başa düştü” der, kendisi eker, kendisi büyütür, kendisi hasat eder, kendisi değirmene taşır, kendisi un yapar, neticede ekmek yapar. Mis gibi ekmek kokusu etrafa yayılır. Kırmızı ibikli küçük tavuk “beraber yiyelim mi?” diye sorar. O hiç yardım etmeyen öbür hayvanların ağzı sulanır, “eveeeet yiyelim” derler. Kırmızı ibikli küçük tavuk acı acı gülümser, “yok öyle yağma” der, bir lokma bile vermez.

Bu masalı okuyan Amerikalı, İngiliz ve Rus çocuklar kıssadan hisse çıkarırlar, ders alırlar, çalışmayana, üretmeyene, karnını doyurmak için başkasından medet umana ekmek olmadığını kavrarlar.

E herkes çocuk değil tabii.
Büyüklerin de okuması için bu masalın bir başka versiyonu var.
Küreselleşme karşıtı aktivistler tarafından revize edildi, UNICEF’in sitesinde yayınlandı… Ki, büyükler de anlasın!

Kırmızı ibikli küçük tavuk, gezinirken buğday tanesi bulur, o buğdayı tarlaya ekebilmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister.
Ördek “sen buğdayı filan boş ver, sana kahve tohumu satayım, acayip para kazanırsın, istediğin kadar buğday alırsın” der.
Domuz “sen buğday yerine kahve ek, nasıl satarım diye merak etme, ben senin adına pazarlarım” diye seslenir.
Fare iyice cesaretlendirir, “buğdayla uğraşma, kahve ekebilmen için istediğin kadar borç vereyim, ufak ufak ödersin” diye akıl verir.

Kırmızı ibikli küçük tavuğun aklına yatar.
Kahve üretiminden anlamam ki, nasıl yapacağım” diye sorar.
Ördek “sana gübre satayım, çok çabuk büyür” der.
Domuz “böceklerden korumak için ilaç satayım” diye seslenir.
Fare gene finansal açıdan yaklaşır, “gübre ve ilaç alabilmen için sana istediğin kadar borç vereyim, ufak ufak ödersin” diye akıl verir.

Neticede hasat vakti gelir.
Kırmızı ibikli küçük tavuk “şimdi ben ne yapacağım bu kahveyi” diye sorar.
Ördek “paketlemek için benim fabrikama getirebilirsin” diye akıl verir.
Domuz “kusura bakma, herkes kahve ekti, fiyatlar acayip düştü, senin kahve beş para etmez” diye seslenir.
Fare ise “borcunu öde artık” der!

Kırmızı ibikli küçük tavuk, ibiğini kaptırdığını fark edince…
Aç kaldım, ekmek verecek yok mu” diye ağlar.
Ördek “ekmek kolay da, alacak paran var mı” diye sorar.
Domuz “herkes kahve ekti, buğday karaborsaya düştü, kusura bakma, istersen ekmek yapman için sana ithal buğday tohumu satayım” der.
Fare ise avukatıyla gelir, “borcuna karşılık tarlanı haczetmek zorundayım, uslu tavuk olursan artık benim olan tarlamda yevmiyeyle çalışıp buğday yetiştirmene izin veririm” diye akıl verir.

Artık maalesef, kırmızı ibikli küçük tavuk, eskiden kendisine ait olan tarlada ırgat olarak çalışır olmuş.
Yevmiyeyi almaya gittiğinde, ördek, domuz ve farenin aslında senelerdir şirket ortağı olduklarını öğrenmiş.

Evet , çok değil 28 Şubat döneminde bu asil milleti süt dökmüş kedi gibi eğitileceğini” söyleyenlerde vardı bu ülkede.

Ah şu Kırmızı İbikli Tavuklar olmasa belki de üzerimizde oynanan oyunları anlayamacağız…

Ne garip değil mi?

İlhan Nezor.